Batman’ın çok köklü bir şehir geçmişi yok. Bir asır öncesine uzanan kadim bir kent kültüründen değil, emekle, göçle ve alın teriyle yoğrulmuş genç bir şehirden söz ediyoruz. 1934 yılında “kara elmas” dediğimiz petrolün bulunmasıyla birlikte kaderi değişen bir yer burası. O günlerde işçi ihtiyacı için çevre il ve ilçelere çağrılar yapılmış, gelen emekçiler ilk etapta Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı bünyesindeki kamplarda kalmıştı. Zamanla tesislerin çevresinde kurulan mütevazı evlerle bugünkü Batman’ın temelleri atıldı.
İlk gelen işçilerin önemli bir kısmı Gercüş ve Midyat’tandı. Bunun da iki temel nedeni vardı: Bu bölgelerde okur-yazarlık oranı yüksekti ve eğitim seviyesi dönemin şartlarına göre oldukça iyiydi. Çevredeki birçok köy ise tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlıyor, maaşlı bir iş için göç etmeye sıcak bakmıyordu. Böylece Batman, farklı yerlerden gelen insanların oluşturduğu bir emek şehrine dönüştü.
Aradan yıllar geçti. Bugün ise başka bir tabloyla karşı karşıyayız. Şehirde çeşitli aşiretlerin bir araya geldiğini, dernekler kurduğunu, peş peşe açılışlar yaptığını, basın açıklamaları ve gövde gösterileri düzenlediğini görüyoruz. “Biz de varız, şu kadar üyemiz var” mesajı veriliyor.
Şahsi düşüncemi açıkça ifade edeyim: Aşiretçilik anlayışını hiçbir zaman benimsemedim. Demokrasi yolunda ilerleyen bir toplum için aşiretçilik bir takoz gibidir. Dayanışma elbette kıymetlidir; yardımlaşma kültürü toplumun harcıdır. Ancak bu yapıların siyasi bir güç gösterisine dönüşmesi, insanın aklına ister istemez şu soruyu getiriyor: Batman’ı aşiretler mi yönetmek istiyor?
Oysa Batman, güçlü bir demokratik cumhuriyetin ilidir. Milletvekilleri vardır, valisi vardır, belediyesi, muhtarı, polisi, jandarması, adliyesi, hastanesi ve okulu vardır. Devlet mekanizması işlemektedir. Peki o halde bu yoğun örgütlenme ve görünürlük neden?
Bu dernekler gerçekten sosyal dayanışma için mi kuruldu? Üyelerine somut katkı sunabiliyorlar mı? Maddi imkânları, sosyal projeleri, sağlık ya da acil durum destekleri var mı? Yoksa kapıları sadece açılış günlerinde ve seçim dönemlerinde mi açılıyor? Sandalyelerin dizildiği, lacivert takımların giyildiği, kalabalık fotoğrafların verildiği günler dışında bu mekanlar ne kadar aktif?
Sorular çoğaltılabilir. Ancak gerçekler değişmez: Hepimiz bir gün güvenli bir limana ihtiyaç duyarız. O liman devlettir. Hukuktur. Eşit vatandaşlık ilkesidir.
“Bizden olanlar ve olmayanlar” ayrımı bu ülkeye yakışmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes birinci sınıf vatandaştır. Devlet; din, dil, ırk ayrımı yapmadan herkese eşit mesafededir. Hak ve özgürlükler kişilere, aşiretlere ya da gruplara göre değişmez.
Yanlış anlaşılmasın; aşiret başkanlarıyla ya da üyeleriyle kişisel bir meselem yok. Mesele kişiler değil, anlayıştır. Demokrasi mi, aidiyet üzerinden güç devşirme mi? Asıl tartışmamız gereken budur.
Gerçekler bazen acıdır ama gerçektir. Yüzleşmekten kaçamayız.
Anlayan anladı. Anlamayana ise söylenecek söz kalmaz.
Hoşça kalın.