İNTİHAR

Onu ölümden korkmadığıma ikna ettiğimde bana daha fazla zarar veremeyeceğini anladı. Yaşadığım hayatın ölmekten beter olduğunun o an farkına vardı. Yumruğunu sıktı. Bu defa yüzüme inmedi. Çürümüş yüzümde vuracağı başka yer kalmamıştı ve artık canım acımıyordu. Benim sadece ruhum acıyordu. Sahip olamadığı ruhum! Bedenim, hayatım, gençliğim, güzelliğim, her şeye sahip olmuştu da şu an acıyan ve cenin pozisyonunda ağlamaktan bitap düşmüş ruhuma sahip olamadı hiçbir zaman. Bu hırçınlığının tek sebebi buydu belki de.

Duvara inen yumrukla irkildim üzerinde dalıp gitmiş donuk bakışlarımdan. Duvardan süzülen kırmızı kan getirdi beni kendime. Aslında yıllardır bitmek bilmeyen savaşının benimle ilgisi yoktu. Ölse dahi kendiyle savaşı bitmeyecekti. Kafasında yenemedikleri benzin, bende olduramadıkları ateş oluyor, yangın hep benim içimde başlıyor, yıllardır onu yakıyordu.

Koşup sargı bezi ve oksijenli su getirdim. Ellerim titriyor, dokunamıyordum ellerine. Pamukla üstünü temizlemeye çalışırken hareketsizliği irkiltti beni. Yatağın ucuna oturmuş, duvardan süzülen kanı boş bakışlarla seyrediyordu. Kim bilir ne geçiyordu kötülüğe teslim ettiği beyin kıvrımlarından. Batikonla üzerinden geçtim yaranın. Kanı durdurmam için bir bez doladım. Yaptığım ne işe yaradı bilmiyorum ancak vicdanımı bir nebze rahatlatmıştı. Diz çöktüm olduğum yere. Duvarda çatallanarak yol yapmış ve kurumaya yüz tutmuş kanı izliyorduk şimdi ikimiz de. O yol ayrımlarında ne badireler atlatmış, kaç yara bırakmıştık ardımızda. Kaç yara kabuk tutmadan kapanmaya yüz tutmuş, kaç yara kanayıp durmuştu yıllarca.

Kim ne zaman pes edecek bilmiyordum. Öfkesi ne zaman onu bırakacaktı? Özgürlüğümü ne zaman bağışlayacaktı? Ben bir kuş değildim ki ömrüm kafeste geçsin. O da anlayacaktı hatalarını. Zamanı vardı belki de. Hem kafesi açsa nereye gidecektim ki? Kimim vardı? Annem hayatta mıydı acaba? Ne iş yapardım ki ben? Bulaşık yıkamayı biliyorum, ev işleri yapmayı. Girer bir lokantada bulaşık yıkar, yerleri temizlerdim belki de. Aç kalmazdım ya. Ama nereye sokardım başımı?

“Tamam” dedi tok bir sesle, irkildim. “Senin istediğin olsun.” ben ne istemiştim ki? Pahasını yıllarca ödediğim özgürlüğüm müydü istediğim? “Ama ben artık kanadı kırılmış bir kuşum,” demek istedim, sesim çıkmadı. Şimdi ne olacaktı ne yapacaktım, bir panik havası sarmıştı. Gözlerine diktim gözlerimi, bana bakmıyordu. Kalktı çekmeceye yöneldi. Dönüp bakamıyordum ardından. Ne yaptığını kestiremiyordum. Banyoya girdi, kapıyı kilitledi ardından.

Tek el ateş sesinin ardından yere yığılan koca bir beden sesi kulaklarımda anlamlandırma kargaşası yaratırken yapmam gereken tek şeyi çok iyi biliyordum. Yavaş adımlarla mutfağa yürüdüm. Bardağa sürahiden boşaltırken suyu, hayatım su gibi geçiverdi gözlerimin önünden. Tekrar yatak odasına yöneldim. Çekmeceyi çok karıştırmama gerek kalmadı. Yıllardır beni uyutan ilaçları çok iyi tanıyordum. Bir tanesini aldım. Suyu komodine koyarken biraz döktüm kenarına, olsun. Kalanı yeterdi bir avuç ilacı yutmama. Kapağı açıp bonibonlara benzeyen ilaçları doldurdum avucuma. En güzel uykuma yatacaktım az sonra. Tek seferde yuttum ağzımda acılık bırakan hapları. Rüzgârda uçuşan tüllerin ardındaki gökyüzüne son defa baktım. Her şeye rağmen yaşamak ne kadar güzel olabilirdi hiç anlayamadım…