Kadın Cinayetleri: Yazması Bile Utanç Veren Bir Gerçek

Bazı yazıları kaleme almak insanın içini acıtır. Hatta insan yazarken bile utanır. İşte bu yazı da benim için tam olarak böyle bir yazı. Çünkü bir erkek olarak kadına yönelik şiddet ve cinayetler karşısında ne söylemem gerektiğini bazen gerçekten bilemiyorum. İnsan olan herkes gibi ben de bu tablo karşısında sadece öfke ve utanç hissediyorum.

Kadın neden bir erkeğin egemenliği altında yaşamak zorunda bırakılır? Ya da neden böyle bir düzen varmış gibi davranılır? Açıkçası bunu anlamakta zorlanıyorum.

Çok değil, bundan 40 yıl önce birçok kız çocuğu ya okula gönderilmiyor ya da küçük yaşta evlendiriliyordu. Çocuk gelinler, yarım bırakılan hayaller, susturulan hayatlar… Bunun amacı neydi? Toplum ne kazandı? Bu soruların cevabını bugün bile bulmak zor.

Günümüze baktığımızda ise tablo pek iç açıcı değil. Kadına yönelik şiddet ne yazık ki azalmıyor, aksine artıyor. Daha Şubat ayı itibarıyla ülkemizin farklı şehirlerinde 27 kadın cinayeti işlendi. Her biri bir hayat, bir aile, yarım kalan umutlar demek.

8 Mart, dünyada “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak anılıyor. Ancak pek çok kişi bu günün aslında acı bir geçmişten doğduğunu bilmez. Avrupa’da bir şehirde çalışan kadın işçilerin üzerine yanıcı maddeler dökülerek yakıldığı korkunç bir olaydan sonra bu tarih, kadın emeğinin ve mücadelesinin sembolü haline geldi.

Avrupa o günden sonra birçok konuda ders çıkardı. Ama ne yazık ki ülkemizde kadın cinayetlerinin ardı arkası kesilmiyor.

Peki neden?

Neden bir kadın evlenmiş olsa bile boşanmak istediğinde özgürce hayatına devam edemiyor? Neden bazı erkekler bunu kabullenemiyor? Neden ayrılık bazı insanlar için dünyanın sonu gibi görülüyor?

Bir kadınla evlenmek, nikâh kıymak onu bir erkeğin tapulu malı yapmaz. Evlilik bir birlikteliktir, mülkiyet değil. Ayrılık da hayatın bir gerçeğidir. Boşanma hem dini kurallarda hem de hukuk devletlerinde vardır.

Peki o halde neden bazı erkekler ayrılığı hazmedemiyor?

Sebep aşırı bağlılık mı? Harcanan para mı? Harcanan zaman mı? Yoksa yanlış anlaşılan bir “namus” anlayışı mı?

Bu kanlı öfke neden bazı erkeklerin içinde büyüyor? Bu düşünce nasıl oluşuyor?

Bir an için düşünelim: Eğer kadınlar her terk edildiklerinde bir erkeği öldürseydi, bugün ortada erkek nüfusu diye bir şey kalır mıydı?

O halde bu öfke neden sadece erkeklerde patlıyor?

Bazı erkekler kadını öldürmüyor belki ama onu süründürüyor. Fiziksel ya da psikolojik baskı uyguluyor. Bu da başka bir şiddet türü değil mi?

Bir soru sormak gerekiyor: Bu kadınlar size ne yaptı? Neden köle gibi davranmalarını istiyorsunuz?

O kadın sizin eşiniz olabilir, belki artık eski eşinizdir. Ama her iki durumda da o bir insan. Bir hayat, bir birey.

Eğer bir kadın size uygun değilse, bırakın yoluna gitsin. Ya da siz kendi yolunuzu değiştirin. Çocuk varsa o zaten sizin çocuğunuzdur. Sevgiyle büyütürsünüz.

Her kadın cinayetinden sonra “Bu son olsun” diyoruz. Ama ne yazık ki daha sözlerimiz bitmeden yeni bir haber daha geliyor.

Kadına şiddete hayır, hayır ve yine hayır.

Benim elimden gelen belki sadece yazmak, bu konuyu gündemde tutmak. Ama umarım devlet yetkilileri de bu konuda daha caydırıcı yasalar ve cezalarla adımlar atar.

Dileğim odur ki bir gün bu ülkede kadın cinayetleri tamamen sona ersin. Çünkü bir toplumun gerçek medeniyeti, kadınlarına verdiği değerle ölçülür.