Keşke Bizde de Aynı Sistem Olsa…

Amerika'yı çoğumuz filmlerden tanıyoruz. Özellikle trafik sahnelerinde polis bir aracı durdurur, ehliyet ve ruhsatı kontrol eder. Bir eksiklik ya da kural ihlali varsa bir belge düzenler, sürücüye imzalatır ve yoluna devam etmesine izin verir.

Birçok kişi bu belgenin trafik cezası olduğunu düşünür. Oysa durum farklıdır. O belge, sürücünün trafik mahkemesine çağrılacağını bildiren resmi bir tebligattır.

Daha sonra mahkemeden davetiye gelir. Kural ihlalinin değerlendirmesini artık polis değil, hâkim yapar. Eğer olayın kamera kaydı yoksa, tutanağı düzenleyen polis de mahkemede hazır bulunur. Önce polis dinlenir, ardından sürücü söz alır.

Hâkim, olayın tüm yönlerini değerlendirir. Eğer polisin uygulamasında bir hata varsa ya da sürücünün haklı ve makul bir gerekçesi bulunuyorsa beraat kararı verebilir. Hiçbir ceza uygulanmayabilir. Ancak ihlal sabitse ve savunma yeterli görülmezse, hukuk neyi gerektiriyorsa o uygulanır. Gerektiğinde daha ağır yaptırımlar da devreye girebilir.

Kısacası Amerika'da trafik cezalarının son sözü polisi değil, yargıyı temsil eden mahkeme söyler. Polis yalnızca tespit eder, karar verme yetkisi ise bağımsız yargıdadır.

Elbette alkollü ya da uyuşturucu etkisi altında araç kullanmak gibi ağır suçlar bunun dışındadır. Böyle durumlarda polis doğrudan işlem yapar ve kişi gözaltına alınabilir.

Türkiye'de ise trafik cezaları büyük ölçüde Avrupa standartları örnek alınarak hazırlanıyor. Ancak cezaları doğrudan trafik polisi uyguladığı için, polis zaman zaman sürücünün gözünde "ceza yazan kişi" konumuna düşüyor. Oysa trafik polisinin asıl görevi; trafiği düzenlemek, güvenliği sağlamak ve olası tehlikeleri önlemektir.

Belki de trafik cezalarının yükünü polisimizin omuzlarından almak gerekir. Sürücü ile polisi karşı karşıya getirmek yerine, ihlalin değerlendirilmesini mahkemelere bırakmak daha adil ve daha caydırıcı olabilir.

Çünkü birçok sürücü için para cezası artık bir yaptırım olmaktan çıkmış durumda. "Cezam neyse öderim" anlayışı sürdükçe, para cezalarını artırmanın tek başına yeterli olmadığı görülüyor.

Oysa mahkeme karşısına çıkma düşüncesi, hâkim huzurunda hesap verme zorunluluğu ve hukuki sürecin ciddiyeti birçok kişiyi kurallara daha sıkı uymaya yöneltebilir. Gerçek caydırıcılık, sadece para cezasıyla değil, hukukun ağırlığının hissedilmesiyle sağlanabilir.

Elbette her ülkenin hukuk sistemi kendi toplumsal yapısına göre şekillenir. Bu nedenle bizim de trafik güvenliğini artıracak, adalet duygusunu güçlendirecek ve polis ile vatandaş arasındaki gereksiz gerginliği azaltacak yeni modelleri tartışmamız gerektiğine inanıyorum.