KÜP KÜP BEDRİ (2)

Bedri: ‘He valla var. Nasıl da bildi. Hayret!’ Kerim üçgenin üzerine çizilmiş bir doğru parçasının yönlü ucundan başka bir üçgeni işaret etti. Burası da Taşan Tepesi, Onun ilerisinde Dut, karşısında da Yeni Gül Tepeleri yer alıyor. Doğru mu?’ Gülüşmeler üzerine Bedri öfkelendi:’ Ulan deyyuslar. Ne gülüyorsunuz. Gösterdiği yerlerin tümü yok mu bu köyde? Valla ben ömrümde böyle bir alim görmedim. Gülüp terbiyesizlik yapmayın. Ayıp oluyor hocaya. Kerim devam etti:’ Şimdi beni iyi dinle Bedri Efendi. Define ahaa! Bu Alep Tepesi’nde. Yarın gün batımında bu tepeye çıkacaksın. Hemen kazmaya başlama. Gün batıktan sonra karanlığın çökmesini bekle. O vakit şeytanı, fesadı, kıskancı, ifridi evlerine çekilirler. Sen de rahat rahat çalışırsın. Küp Küp Bedri’nin sevinçten ağzı kulaklarındaydı. Kalktı, hocanın elini öpmeye kalkıştı. Hoca elini çekerek: ’Berhudar ol efendi, berhudar ol.’ dedi. Bedri hocadan izin alıp evine gitti. O gece sabaha kadar gözleri uyku görmedi. Hep definenin hayallerini kurup durdu.

Gün doğarken odasının penceresini açtı. Tatlı bir sabah esintisi yüzünü yaladı. Gözlerini karşıdaki ışıklı tepeye dikti. İçinde bir şeyin kıpırdandığını hisseti. Yüreği yerinden çıkacakmış gibi oldu. Sabretti yine de. Akşamı bekledi. Akşam güneşiyle yola koyuldu. Bu defa horozunu almamıştı yanına. Böyle bir hocanın işaretine mi, horozunkine mi inanacaktı. Elbette ki hocanın yolunu takip edecekti. Yolda soranlara :’Bahçemi sulamak için suyolunu açmaya gidiyorum. Dedi. Tepeye vardığında güneş batmıştı. Karanlık olmasını bekledi. Bir müddet sonra ay ışığı tepeyi aydınlattı. Bedri, derin hocanın işaret ettiği taşın altını, üç kenger grubunun bulunduğu yeri kazdı. O kazdıkça alttan taş, kenger kökleri çıktı. Kazması sert bir şeylere değip ses çıkarttıkça heyecanlandı. Uzun bir kazma işinden sonra yorgun düştü. Dinlenmek için yere uzandı. Gökyüzündeki aya dikti gözlerini. Sanki ay kendisine göz kırpıp bir şeyi göstermeye çalışıyordu. Sağ baldırında bir ıslaklık hissetti. Doğrulup baktı. Kazdığı taşın altından ince bir su kırık bir çizgi oluşturarak akıyordu. Bedri bunu işaret olarak belledi. Horozun durup gösterdiği yeri bu su da durduğu yerde ona gösterecekti. Suyun akışını takip etti. Nihayetlenen yere kopardığı bir selvi dalını dikti. Sonraki günlerde taşın farklı yerlerinden akan suların peşine düştü. Her suyoluna farklı farklı dallar dikti. On gün boyunca kazdı, dikti. Fakat bir sonuç alamadı. Alep Tepesi’nden Sabriyelere avazı çıktığı kadar bağırıp hocaya okkalı bir küfür yolladı.

Ne olduysa bir yıl sonra baharda oldu. Birden Bedri’nin aklına Alep Tepesi geldi. Tepeye vardığında hayretler içinde işaret olarak diktiği dalların yeşerdiğini gördü. O günden sonra karşılaşanlar Bedri’nin kucağında çeşitli fidanlarla tepeye tırmandığını gördüler.

Birkaç yıl önce Bedri, bulduğu definenin huzuruyla hayata gözlerini yumdu. Şimdi tepeye çıkanlar can eriklerden, yeşil çağlalardan, al al elmalardan yiyip köyün delisini düşünürler.