Otomotiv dünyası köklü bir dönüşümden geçiyor. İçten yanmalı motorlardan elektrikli araçlara geçiş artık bir tercih değil, küresel ölçekte zorunlu bir yönelim haline geldi. Bu dönüşümün iki temel nedeni var: Birincisi fosil yakıtların giderek tükenmesi, ikincisi ise çevresel kaygılar ve uluslararası iklim anlaşmaları.
Teoride tablo oldukça net. Elektrikli araçlar yaygınlaşıyor, üretim artıyor, teknoloji gelişiyor. Türkiye de bu dönüşümün dışında değil; hatta kendi elektrikli aracını üretebilen ülkeler arasında yerini almış durumda. Ancak işin en kritik kısmı olan altyapı tarafında aynı iyimserliği görmek pek mümkün değil.
Bugün geldiğimiz noktada, elektrikli aracımız var ama onu “besleyecek” şarj istasyonlarımız yeterli değil. Yani ortada bir araç var, fakat onu çalıştıracak sistem her yerde hazır değil. Kısacası testimiz var ama suyumuz yok.
Avrupa’da tablo oldukça farklı. Alışveriş merkezlerinden otoyol dinlenme tesislerine, şehir otoparklarından küçük yerleşim noktalarına kadar her yerde yaygın ve planlı bir şarj ağı görmek mümkün. Üstelik bu sistemler, elektrikli araçlar piyasaya çıkmadan önce hazırlanmış. Yani onlar önce altyapıyı kurmuş, sonra araçları yola çıkarmış.
Bizde ise süreç çoğu zaman ters ilerliyor.
Özellikle bayram dönemlerinde uzun yola çıkan elektrikli araç kullanıcılarının yaşadığı sıkıntılar bu eksikliği daha görünür hale getiriyor. Navigasyonların gösterdiği şarj noktalarının arızalı olması, hızlı şarj yerine yavaş sistemlerin bulunması ya da istasyonlarda uzun kuyruklar oluşması, bu dönüşümün henüz tamamlanmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Asıl sorun sadece istasyon sayısı da değil. Aynı zamanda planlama ve standart eksikliği de ciddi bir problem. Bir bölgede kilovatsaat ücreti 9 lirayken başka bir yerde 12 liraya çıkabiliyor. Bu da kullanıcı açısından öngörülebilirliği azaltıyor ve güven duygusunu zedeliyor.
Batman özelinde de tablo farklı değil. Elektrikli araç kullanımı giderek artmasına rağmen, şarj altyapısı aynı hızda gelişmiş değil. Bu da yerel ölçekte bile ciddi bir uyumsuzluk oluşturuyor.
Eğer elektrikli araçlara geçiş bir “hedef” ise, bunun sadece üretimle sınırlı kalmaması gerekir. Sürücünün yolda kalmayacağı, şarj istasyonuna ulaştığında sorun yaşamayacağı bir sistem kurulmak zorunda. Bunun için özel sektör teşvik edilmeli, gerektiğinde devlet doğrudan devreye girerek bu ağı güçlü ve erişilebilir hale getirmelidir.
Aksi halde elektrikli araçlar sadece vitrinlerde kalan bir teknoloji olarak algılanmaya devam eder.
Sonuç olarak mesele çok net: Teknolojiyi üretmek yetmiyor, onu yaşatacak altyapıyı da kurmak gerekiyor.
Bugün geldiğimiz noktada durum şu cümlede özetlenebilir:
Testimiz var ama suyumuz yok.
Hoşça kalın.