VAHŞETİN TARİFİ: İZLEYENLERİN SESSİZLİĞİ

İnsanlık adına sormak gerekiyor: Vahşetin bir tarifi var mı?

Sosyal medyada Hilvan’da yaşandığı iddia edilen bir olay dolaşıyor. İddiaya göre, daha önce tartışma yaşayan bir aile, olayın bittiğini düşünerek yoluna devam ederken, taraflardan bazıları araçlarına binip geri dönüyor. Ardından, arkası dönük halde yürüyen ailenin üzerine araçla sürüyorlar. Çarpmanın şiddetiyle insanlar savruluyor. O da yetmiyor; araçtan inip darp ettikleri de söyleniyor.

Eğer bu anlatılanlar doğruysa, ortada sadece bir kavga değil, insanlığın sınırlarını zorlayan bir şiddet tablosu var.

Ama asıl sorulması gereken başka bir şey daha var:

Bu vahşet nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Belki de en sarsıcı nokta burada. Çünkü yalnızca saldıranlar değil, etrafta olup biteni izleyenler de bu tablonun bir parçası hâline geliyor. Bir “seyir” haline dönüşen şiddet, toplumun vicdanını da yaralıyor. İnsanlar birbirine zarar verirken sessiz kalmak, en az yaşanan olay kadar ağır bir sorumluluk taşımıyor mu?

Bugün yaşananların en acı tarafı, şiddetin sıradanlaşmasıdır. Bir olayın ardından “olmuş bitmiş” denilerek geçilmesi, toplumsal duyarsızlığın derinleştiğini gösteriyor. Oysa hukuk, adalet ve sağduyu devreye girmesi gerekirken, çoğu zaman geriye yalnızca izleyen kalabalıklar kalıyor.

Şiddet hiçbir coğrafyanın, hiçbir kimliğin, hiçbir topluluğun kaderi değildir. Bu bir kültür meselesi değil; bir eğitim, bir hukuk ve bir vicdan meselesidir. Öfkenin kontrol edilemediği, hesaplaşmanın şiddetle yapıldığı her yerde kaybeden toplumun tamamıdır.

Bugün tartışılması gereken şey “kim nereli” değil, şudur:

Neden insanlar sorunlarını hukukla değil de öfkeyle çözmeye yöneliyor?

Neden en küçük anlaşmazlıklar bile şiddete dönüşebiliyor?

Ve neden en önemlisi, insanlar bu şiddeti yalnızca izlemekle yetiniyor?

Eğer bir toplumda şiddet karşısında sessizlik normalleşiyorsa, orada sadece olaylar değil, vicdan da yaralanıyor demektir.

Son günlerde peş peşe yaşandığı söylenen olaylar da gösteriyor ki mesele tekil değil, daha derin bir toplumsal sorundur. Bu gidişat devam ederse kaybedilen sadece canlar değil, ortak insanlık duygusu olacaktır.

Artık asıl soruyu saklamanın anlamı yok:

Biz ne zaman bu kadar suskun ve bu kadar duyarsız hale geldik?