2026 yılının Mart ayında, tam da 70 yaşına basmışken tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden Taşar, 27 Aralık 2022 tarihinden itibaren Marmara 5 No’lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda, yani Silivri Cezaevi’nde tutuluyordu.

Bu uzun tutukluluk dönemi boyunca kalp yetmezliği, diyabet, hipertansiyon, KOAH, böbrek rahatsızlıkları, prostat sorunları ve romatoid artrit gibi çoklu kronik hastalıklarla mücadele eden Taşar, tam 19 kez anjiyo geçirmiş ve kalbine 8 stent takılmıştı. Vücut ağırlığı 40 kiloya kadar düşmüş, yürüme ve konuşma yetisini büyük ölçüde kaybetmiş, temel ihtiyaçlarını bile tek başına karşılayamaz hale gelmişti.

İşte bu ağır sağlık tablosuna rağmen tahliye taleplerinin uzun süre reddedilmesi, infaz erteleme başvurularının sonuçsuz kalması ve Adli Tıp Kurumu’nun ilk dönemlerde “cezaevinde kalabilir” raporları vermesi, kamuoyunda büyük bir tartışma yaratmıştı.

Taşar’ın cezaevine girmesinin temel nedeni, 2016 yılında İstanbul’da meydana gelen bir bombalama eylemiyle ilişkilendirilen bir dava dosyasıydı. Bu olay, Kürt Özgürlük Şahinleri (TAK) adlı, PKK’ya bağlı silahlı bir grup tarafından üstlenilen bir saldırı olarak kayıtlara geçmişti.

Türk makamları tarafından terör örgütü faaliyeti kapsamında değerlendirilen bu eylem nedeniyle Mehmet Edip Taşar, terör örgütü üyeliği ve terör suçlarına iştirak gibi ağır ithamlarla yargılanmıştı.

Mahkeme süreci sonucunda Taşar’a 22 yıldan fazla hapis cezası verilmişti. Tutukluluğu, 2022’nin sonlarında başlayan bu hükümlü statüsüyle devam etmişti. Savcılık ve mahkeme kararlarında, Taşar’ın söz konusu bombalama olayının planlanması veya lojistik destek sağlanması aşamalarında rol aldığına dair deliller bulunduğu iddia edilmişti.

Ancak insan hakları örgütleri ve avukatları, bu delillerin büyük ölçüde istihbarat raporları, tanık beyanları ve örgütsel bağlantı iddialarına dayandığını, somut fiziki kanıtların sınırlı olduğunu öne sürmüşlerdi. Taşar’ın Batman kökenli olması, Kürt kökenli bir vatandaş olması ve geçmişte siyasi faaliyetlerde bulunmuş olması, dava dosyasında “örgütsel bağlantı” olarak yorumlanan unsurların temelini oluşturuyordu.

Cezaevine girdikten kısa süre sonra Taşar’ın sağlık durumu hızla kötüleşmeye başlamıştı. Kalp ritim bozukluğu, ağır anemi, demir eksikliği ve solunum yetmezliği gibi sorunlar bir araya gelince, cezaevi koşulları onun için adeta bir işkenceye dönüşmüştü.

Marmara Cezaevi’nde kaldığı dönemde tam üç kez Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmiş, ilk iki sevkte “cezaevinde kalabilir” raporu verilmişti. Bu raporlar nedeniyle infaz erteleme talepleri reddedilmiş, Taşar’ın avukatlarının yaptığı tüm başvurular uzun süre cevapsız bırakılmış veya olumsuz sonuçlanmıştı.

İnsan Hakları Derneği’nin hasta mahpuslar listesinde yer alan Taşar için Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) ve diğer sivil toplum örgütleri defalarca açıklama yapmış, “yaşam hakkı ihlali” ve “kötü muamele yasağının çiğnenmesi” iddialarını gündeme getirmişti. Özellikle 2025’in son aylarında ve 2026’nın başlarında Taşar’ın durumu kritik bir hal alınca, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na yeni infaz erteleme başvuruları yapılmıştı.

Son olarak Şubat 2026’da Adli Tıp Kurumu, “cezaevinde kalamaz, tam teşekküllü hastanede tedavi ve infazın 6 ay ertelenmesi gerekir” yönünde rapor vermişti. Buna rağmen tahliye süreci işletilmemiş, Taşar hastaneye sevk edilse de cezaevi idaresiyle bağlantısı kesilmemişti.

Taşar’ın suçu, resmi yargı kararlarına göre terör örgütüyle bağlantılı bir bombalama eylemine iştirak etmek olarak tanımlanıyordu. 2016 İstanbul saldırısı, kamuoyunda büyük yankı uyandırmış ve güvenlik güçlerinin yoğun operasyonlarına yol açmıştı.

Bu tür davalarda sıkça görülen “örgüt propagandası”, “üyelik” ve “yardım-yataklık” suçlamaları, Taşar’ın dosyasında da öne çıkmıştı. Savcılık iddianamesinde, Taşar’ın TAK’ın faaliyetlerine lojistik veya maddi destek sağladığı, örgütle irtibatlı kişilerle görüşmeler yaptığı ve eylem planlamasında dolaylı rol üstlendiği öne sürülmüştü. Mahkeme, bu iddiaları yeterli görerek ağır hapis cezası vermişti.

Ancak Taşar’ın avukatları ve insan hakları savunucuları, davanın siyasi bir nitelik taşıdığını, delillerin yetersiz olduğunu ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini savunuyorlardı. Benzer birçok davada olduğu gibi, burada da “terör” suçlamasının geniş yorumlanması, yaşlı ve hasta bireylerin uzun süre cezaevinde tutulmasına zemin hazırlamıştı.

Cezaevinde geçen yaklaşık üç yıl üç aylık süre boyunca Taşar’ın yaşadığı zorluklar, sadece sağlık sorunlarıyla sınırlı kalmamıştı. Avukat görüşlerine tekerlekli sandalyeyle getirildiği, konuşmakta ve hareket etmekte büyük güçlük çektiği rapor edilmişti.

Bir ara Adli Tıp Kurumu sevki sırasında doktorların sözlü ve fiziksel saldırısına uğradığı iddiaları bile gündeme gelmiş, ÖHD İstanbul Şubesi bu konuda detaylı açıklama yaparak “yerde sürüklenme” ve “yalan söylüyorsun” gibi ifadelerle karşılaştığını aktarmıştı.

İddialar, cezaevi koşullarının ağır hasta mahpuslar için ne kadar tahammül edilmez hale geldiğini gözler önüne seriyordu. Taşar’ın kilosu 40’ın altına düşünce, beslenme ve hijyen sorunları da had safhaya ulaşmıştı. Kalp yetmezliği nedeniyle günde birkaç kez acil müdahale gerektiren durumlar yaşandığı halde, tam teşekküllü hastane tedavisi sürekli ertelenmişti.

Son dönemde Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’nde tedavi gören Taşar, 24 Mart 2026 tarihinde hastanede hayatını kaybetmişti. Cenazesi memleketi Batman’a götürülmüş, ailesi ve yakınları büyük bir üzüntü yaşamıştı.

Mehmet Edip Taşar’ın hikayesi, Türkiye’de hasta mahpuslar meselesinin sistematik bir sorun olduğunu ortaya koyan trajik bir örnek olarak hafızalarda yer etmişti. 70 yaşında, ağır kronik hastalıklarla boğuşan bir insanın 22 yılı aşkın hapis cezası alması ve bu cezanın infazının ertelenmemesi, birçok insan hakları örgütü tarafından “yaşam hakkı ihlali” olarak nitelendirilmişti. Nelson Mandela Kuralları ve Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi standartları gereği, ağır hasta mahpusların tıbbi gerekçelerle tahliye edilmesi gerektiği halde, Taşar’ın durumunda bu standartlara uyulmadığı öne sürülmüştü.

Adalet Bakanlığı, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı ve ilgili mahkemeler, defalarca yapılan çağrılara rağmen adım atmamıştı. Bu süreç, kamuoyunda “hasta mahpuslara yönelik ihmal veya kasıt” tartışmalarını alevlendirmiş, sosyal medya ve basın üzerinden geniş yankı bulmuştu.

Taşar’ın suçu bağlamında bakıldığında, terörle mücadele yasalarının geniş yorumlanması ve somut delil yerine örgütsel irtibat iddialarının ön plana çıkması, benzer davalarda sıkça karşılaşılan bir tabloydu.

2016 bombalama olayı, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının zirvede olduğu bir dönemde yaşanmış ve yargı mekanizması bu tür eylemlere karşı sert tutum sergilemişti. Ancak zaman içinde sağlık durumunun bu kadar ağırlaşması, cezanın infazını insani boyutlarıyla tartışılır hale getirmişti.

Taşar’ın ölümü sonrası yapılan açıklamalarda, “önlenebilir bir ölüm” ifadesi sıkça kullanılmış, infaz erteleme taleplerinin neden sonuçsuz kaldığı sorgulanmıştı. Ailesi ve avukatları, cenaze sürecinde bile büyük acılar yaşamış, Batman’da toprağa verilen Taşar için başsağlığı mesajları yağmıştı.

Genel olarak değerlendirildiğinde, Mehmet Edip Taşar’ın cezaevine girmesinin ardındaki asıl gerekçe, 2016 İstanbul saldırısıyla bağlantılı terör suçlamasıydı.

Bu suçlamayla 22 yıldan fazla hapis cezası almış, 2022’den itibaren Silivri’de tutulmuştu. Suçu, resmi kayıtlara göre TAK’ın gerçekleştirdiği bombalama eylemine iştirak veya destek sağlamak olarak geçiyordu. Ancak cezaevi süreci boyunca yaşadığı sağlık çöküşü, tahliye taleplerinin reddi ve nihayetinde ölümü, konuyu yalnızca hukuki bir mesele olmaktan çıkarıp insani ve vicdani bir boyuta taşımıştı.

Türkiye’de hasta mahpuslar konusunda yıllardır süren tartışmalar, Taşar vakasıyla bir kez daha alevlenmiş, Adli Tıp raporlarının yeterliliği, infaz sistemi ve yaşam hakkı gibi kavramlar yeniden gündeme gelmişti.

Bu uzun ve acı dolu süreç, yalnızca bir bireyin trajedisi değil, sistematik sorunların da bir yansıması olarak hafızalarda kalmaya devam edecektir. Taşar’ın ölümü, ağır hasta mahpusların durumuna dikkat çeken örgütler tarafından “cinayet” olarak nitelendirilmiş, benzer vakaların önlenmesi için çağrılar yapılmıştı.

Bu olay, adalet sisteminin insani yönünün ne kadar kritik olduğunu bir kez daha göstermişti.

Muhabir: Haber Merkezi