Kaydırağı, salıncağıyla renkli bir oyun parkının yakınlarındayım. Hava ılık. Etraf ıssız. Akşam üstü.

Çimenlerin yeşiline basa basa, şehrin en güzel semti diyebileceğim geniş caddesinde beş genç yürüyor. Yaşları on üç, bilemediniz on dört. Üçü kız, ikisi erkek. Durmadan konuşuyorlar. 

Yelkovan akrebin hizmetinde koşturup dururken saniyeler geçiyor. Derin bir sessizlik çöküyor zamanın ortasına. Kızlardan en kısa boylu, sarı saçlı olanı oyun parkına bakıp kaşları havada soruyor arkadaşlarına:

“Burada hiç kimse yok.”

“Burada niye hiç kimse yok? “

İşten eve yorgun argın yol alırken bu ince sesle irkiliyorum. Çığlık çığlığa uçuşan koca koca cümleleriyle beş genç parka doğru yürüyor. Durup bakıyorum arkalarından. Bir hüzün çöküyor neşeli ruhuma. 

Bakımsızlıktan alaca yeşile bürünmüş oyun parkı hakikaten niçin yapayalnız; niçin hiç kimse yok? 

Soruyorum:

Anneanneler, 

dedeler, 

babaanneler, 

büyükbabalar, 

dayılar, 

teyzeler, 

amcalar, 

halalar,

anneler, 

babalar 

ve hatta kuzenler

ve bilumum çocuklar nerede? 

Nerede komşu teyzeler, 

şerbetçi amca,

pamuk şekeri ve dahi balon satan abiler?

Hepsi gittiler mi? 

Neden boş kaldı oyun bahçeleri?

Eve doğru yürümeye devam ediyorum. Kızlardan en uzun boylu, sarı saçlı olanı ve diğerleri oyun parkını teğet geçiyor. 

Sahi etrafta niye hiç kimse yok?

Niye hiç kimse yok sokaklarda? 

Şen kahkahalar arasında geçen çocukluğumun kalabalıkları nerede şimdi? 

Bir çırpıda akıp gitse de gözümün önünden çocukluk öykülerim, akşamüstülerinin alacakaranlığına kör bir bıçak gibi saplansa da anılar, acı acı boşlukta sallanıyor salıncak. Böylesine kanamamıştı hiç çocukluğum…

Sahi bu boşluk hissi kaç çocuğu yuttu dersiniz?