Gözlerimi açar açmaz derin bir kuyudan yüzeye çıkar gibi bir hisle soluklandım. O kuyunun içine nasıl girdim, nasıl bu kadar derin bir uykuya daldım, hatırlayamadım. Yatarken yalnız girdiğim yataktan yalnız uyanmazdım çoğu zaman. Yanımda yine o alıştığım sima, hiç alışık olmadığım kadar huzurla uyuyordu. Pijamalarını giymeden yatmış, belli ki yine sızmıştı. Ayağının biri yorganın üzerine çıkmış, vücudunun sol tarafını açıkta bırakmıştı. 

Hep sağ yanında yattım. Sol yanında hiç atmadım, belki de attım ama bunu hiç anlamadım. Yattığım yerden kurtarmaya çalıştım ayağını, olmadı, üzerini örtemedim. Şimdi uyanır yine başlar söylenmeye diye ses etmedim. Üşümüştü elleri, soğuk ve kirliydi. Yavaşça dokundum uyandırmaktan korkarak. Tutar tutmaz bir titreme yayıldı bedenime. En son ne zaman tuttuğumu anımsayamadım. En yakınımdaki ne kadar uzakmış aslında o an anladım. Her defasında yüzümde patlayan bir tokatla hissettim oysa varlığını ya da akşam eğer eve gelmeyi akıl edebildiyse elindeki poşetleri alırken temas etti işaret parmaklarımız birbirine. Hep başka hayatları işaret eden, kendi hayatına çeviremediği o parmakları. 

Belki de onu çok sevebilirdim, hem de çok, her şeyden çok, ruhumun derinliğine bir kez inebilseydi. Birkaç güzel söz ya da tek dal bir çiçekle bile gönlümü alabilirdi. Hor görmeseydi, esaretime nezaret etmeseydi.

Unuturdum belki çocukluk aşkım Mehmet'imi. Uğruna ağıtlar yaktığım, yıllarca ardından ağladığım Mehmet'imi. Adımı bir kez söylese gök kubbeye ulaşır, yağardı sevgi sözcükleri üzerime. Okşayarak bakardı gözleri gözlerime. Onu gördüğüm son gün, ulu çınar ağacımızın altında kanadının altına sokulmuştum. Tüm kâinat ve barındırdığı insanlar sevdamızın figüranlarıydı adeta. Başka hayatların figüranı olacağımız aklımıza dahi gelmezdi.

Birden karşımızda belirdi Fehmi, bilirdim beni hep uzaktan severdi. O gün bir cesaret gelmişti belli ki. Tutup kolumdan beni bir tarafa fırlattı. Gözümdeki yaşlara bulanan toprak, engel oluyordu olan biteni görmeme. Şaşkınlık ve korku arası gel-gitlerde doğrulamadım yerimden. Yüzüne vurduğu yumruktan sonra, boylu boyunca kızıllar içinde yatıp kalmıştı Mehmet'im oracıkta. Sonra hiç kalkamamış yerinden, hep yatalak kalmış. Öyle demişlerdi o lanetli soruyu her sorduğumda. Karşılık görmeyen bir sevgi nasıl bu kadar zalim olabilmişti...

O gün köy yolundan eve kadar bileklerimden tutup sürükledi beni, bir ayıbı ayyuka çıkaran kahraman edasıyla. Bileğimin acısını bastırdı, yerinden çıkmak için can atan kalbimin acısı. Sürüklenirken her düştüğümde, dizlerim sızlamıştı bir kızıllık eşliğinde. Beni babamın önüne attığında gördüm o kızıllığı yerde. Kulaklarım duymuyordu artık uğultuları. Tek duyduğum ve inanamadığım cümle yankılandı kulaklarımda "Namusunu nasıl temizleyeceksin kızının?" Babam el alem ne der, nasıl yaşarım korkusuyla ya kurşuna dizecekti ya da hemen oracıkta verecekti beni ona. Kıyamadı göğüs uçları yeni belirmiş sırma saçlı kızına.

Fehmi ödül olarak alırken beni kendine, sonunda muradına ermişti. 

Henüz evliliğe yetmemiş bedenime giydirilen bembeyaz gipürlü kabarık elbise, sarılıp uyuduğum bebeğimin üzerindekinden güzel değildi oysaki. Hayallerimde giydiğim gelinlik bir tek Mehmet'imin yanında mı güzeldi? Bir kızıllık sahipliğinin göstergesi oldu o gece. Duramadık köyde, kısa zamanda iş bulup taşındık dedikoduları koynunda barındırmayan şehre.