Dede Korkut hikâyelerinin, destanların ve kahramanlık anlatılarının gölgesinde büyüyen bir toplumuz. Bu kültürel miras elbette kıymetlidir; ancak bazen geçmişin ihtişamı, bugünün gerçekleriyle yüzleşmemizi geciktiriyor. Sanki hâlâ bizi kurtaracak bir “süper kahraman”, bir mucize ya da olağanüstü bir el bekliyoruz.
Oysa hayat böyle işlemiyor. Kendimizi geçmişin hikâyelerine fazla kaptırdıkça, geleceği inşa etme sorumluluğunu da sürekli başkalarına yüklüyoruz. “Eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı” sözü tam da bu noktada hatırlanmalı.
Bugün geldiğimiz noktada açık bir gerçek var: Bu ülkenin kendi insanından başka gerçek bir kurtarıcısı yok. Ya el ele verip üretimi artıracağız, enflasyonla mücadeleyi birlikte yürüteceğiz, sorunları birlikte çözeceğiz… ya da yıllarca aynı döngü içinde yaşamaya devam edeceğiz.
Tarımda, hayvancılıkta, üretimde kendi ayaklarımızın üzerinde durmak zorundayız. Ya tarlamızı birlikte sürecek, bağımıza bahçemize birlikte sahip çıkacağız ya da çok yakında temel gıdaları bile en pahalı şekilde, üstelik ithal ederek tüketmek zorunda kalacağız. Hatta iş o noktaya gelirse, neyi ne kadar tüketebileceğimizi bile başkaları belirleyecek.
Bir başka yaygın anlayış da her şeyi devletten beklemek. “Hükümet yapsın, siyasetçi yapsın, milletvekili yapsın…” Bu yaklaşım toplumun en büyük yanılgılarından biri. Elbette devletin sorumluluğu vardır, ancak bir ülke sadece yönetimle değil, vatandaşın katkısıyla ilerler. Hükümet yol açar, imkân sunar; asıl işi tamamlayacak olan toplumun kendisidir.
Dünyaya baktığımızda bunu net şekilde görüyoruz. Japonya ve Çin gibi ülkelerde ekonomik başarının temelinde yalnızca devlet politikaları değil, bireylerin sorumluluk bilinci de vardır. Herkes kendi geleceğini ve toplumun geleceğini düşünerek hareket eder. “Ben yapmazsam kimse yapmaz” anlayışı, bu ülkeleri üretim ve sanayi gücüne dönüştürmüştür.
Artık masallarla, temennilerle, sadece iyi dileklerle bir yere varma dönemi geride kaldı. Dua etmek elbette önemlidir; ancak dua tek başına gelecek inşa etmez. Geleceği inşa eden, emek, bilinç ve sorumluluktur.
Japonya’da her çalışan ilk yardım eğitimi almak zorundadır. Bunun amacı, olası bir iş kazasında profesyonel yardım gelene kadar bireyin hem kendisine hem de çevresine müdahale edebilmesidir. Yani sistem, “bekleme” değil “harekete geçme” üzerine kuruludur.
Bizim de ihtiyacımız olan tam olarak budur: Bekleyen değil, sorumluluk alan bireyler. Çünkü bir toplum, ancak bireyleri kadar güçlüdür.
Bugün kapatılan gereksiz bir musluk bile aslında büyük bir hizmettir. Çünkü bilinçli davranış, küçük görünen ama büyük sonuçlar doğuran bir başlangıçtır.
Söylenecek çok söz var ama en doğrusu burada bırakmak. Asıl mesele artık söz değil, eylemdir.
Hoşça kalın.