“Üstünlük taslamak” deyiminin derinliğinde aslında insanın zaafları, eksiklikleri, egoist dürtüleri, beceriksizlikleri veya başaramadığı, ama başka şekilde o duygusunu doyurmaya çalışmanın bilinçaltı birikimleri vardır. Çünkü Kibir kavramının tanımında yatan gerçeklik, kendini başkalarından üstün ve farklı görme arzusudur.
Kibir, kişinin benliğini, iradesini ve kapasitesini başkalarından üstün görmesi ya da başkalarına üstünlük-büyüklük taslaması anlamına gelir. Bu düşünce ve dürtünün ileri aşaması veya davranışlara dökülmüş hali kibirlenme-böbürlenme manası yüklenir.
Kendini beğenme veya kendisiyle gurur duyma hissi insan tabiatının ve fıtratının değişmez dürtüleridir. Kendini beğenmek bireysel ruh hali olarak kişinin kendi iç dünyasında yaşadığı üstünlük duygusudur. Kendisiyle gurur duymanın diğer insanlara yönlendirilmesi sonucu ortaya çıkan büyüklük taslamanın alışkanlık haline dönüşmesiyle, enaniyet diye tabir edilen kibir huyunu ortaya çıkar.
Kibirlenmenin, yani büyüklük taslayarak kendini beğenme sınırlarını zorlamanın nedenleri vardır. Öncelikle kişinin kendi iç çatışmasından veya kendini eksik görmesinden kaynaklanabilir. Kendine duyduğu nefret ya da aşağılık duygusu başkasını kabullenmeme dürtüsüyle kibirli olmayı ortaya çıkarabilir.
Sahip olunan maddi kaynaklar, para, servet, mal ve sosyal statüler gibi toplumsal yapı içerisinde bulunulan akrabalık topluluğu veya siyasi roller zamanla doğal hakmış gibi algılanarak kibir ve büyüklenme sebebi görülebiliyor.
Geçmiş yaşantılar, bilinçaltında biriken yaşanmış olaylar, hüzün ve acı veren insanların varlığı ya da yetişme dönemlerinde yaşanan eksiklikler sonradan edinilen statü ve güç ile insanlara karşı kullanılan bir silah haline dönüşebilmekte. Yaşanan psikolojik veya maddi sorunların kişide ortaya çıkardığı öç alma duygusu başkalarını küçük görme karakterine dönüşebilmekte.
Zamanla alışkanlık haline gelebilen büyüklenme duygusunun kalpte yer edindiği ve bunun davranışlara yansıdığı görülürken, kişinin gözünde herkes küçümsenecek varlıklar olarak değerlendirilir.
Haklılık payı olsun veya olmasın, aslında hiçbir şey kişide başkalarına üstünlük sağlama fırsatı doğurmamaktadır. Temelinde acı, hüzün, acı tecrübeler ve geçmiş yaşantılarda karşılaşılan olumsuz olaylar olsa da sonradan elde edilen güç, para, makam veya imkânlar intikam alma yolu olarak kibir duygusuna kapılmayı gerektirmiyor.
İnsanlarla eşit sayılmaktan hoşlanmayan bu tipler, insanlardan saygı ve tevazu görmeyi beklerler. Sözlerinin ve eylemlerinin tamamen doğru ve kesin olduğunu düşünerek kabul edilmesini bekleyen kibirli karakterlerin, başkalarının söylediğini kabul etmeme ve söylenenlere tepki verme gibi özellikleri vardır.
Her ortamda ve toplulukta kendini ön plana alacak girişimlerde bulunmak göze çarpan davranışlarıdır.
Ama bilmezler ki, bu özellikleri sebebiyle insanların tepkilerini çekmektedirler. Sevilmediklerini ve küçümsenen insanlar tarafından itici tipler kabul edildiklerini unuturlar. İnsan, var oluş fırsatı açısından (yaratılmak, hayata gelmek) olduğu kadar yaşam alanlarında kullanması gereken hakları açısından da eşit görülmesi gereken bir varlıktır.
Bunu belirleyen yaratılmış olan benlikler, iradeler, kimlikler, insanlar değil; İlahi gücün sınama-deneme ve imtihan mantığının yaşam şekline dönüşen fırsat eşitliği düşüncesidir.
Kullanılan araçlar, ikamet edilen evler, sahip olunan makamlar, biriktirilen kazançlar veya aşiret bilinci gibi güçlerin insana ne katacağı, nereye götüreceği zihinlerde sorgulanmalı.
İç huzurunu yakalama adına vicdanları rahatlatmanın yolu enaniyet duygusunu törpülemek, açlığı duyulan hislerimizi unutmamaktır. Şikâyetler ardına sığınmak ve sevgi duymamak, insanı benliğini unutmaya ve şükür etmekten kaçınmaya yönlendirir.
Şükür etmeyi hatırlamak, şikâyetleri ortadan kaldıracak direnci göstermek ve insan olduğumuzu unutmamanın yolu, büyüklenme dürtüsünü hayatın tüm alanlarından silmekle gerçekleşir.