“Coğrafya kaderdir” sözü, belki de en çok bizim için söylenmiş gibi durur. Yaşadığımız topraklara bakınca insan ister istemez şükreder: Dört mevsimi bir arada yaşayan, suyu olan, toprağı bereketli bir ülke… Dünyada pek çok ülkenin sahip olamadığı bir zenginlik bu. Peki, bu zenginlik hayatımıza, refahımıza, cebimize ne kadar yansıyor? İşte orası biraz düşündürücü.
Ortadoğu ülkelerine bakıyorsunuz… Çoğunda neredeyse tek mevsim var. Yağmur yok, kar yok; toprak deseniz kumdan ibaret. Tarım yok denecek kadar az, su kıt. Buna rağmen bu ülkeler, Allah vergisi petrol sayesinde adeta krallar gibi yaşıyor. Bahreyn örneği çarpıcıdır: Yüzölçümü neredeyse Yalova kadar, nüfusu bir buçuk milyon civarında. Buna rağmen öyle güçlü bir ekonomileri var ki vatandaşlarının çoğu çalışmıyor; onların yerine başkaları çalışıyor. Vergi yok, enflasyon yok. Yedikleri içtikleri her şeyi ithal ediyorlar ama refahlarından da bir şey kaybetmiyorlar.
Bu tablo ister istemez şu soruyu getiriyor akla: Yaşadığımız coğrafya mı bizim kaderimiz, yoksa insan kendi kaderini kendisi mi çizer?
Tarihin sayfalarını biraz karıştırdığınızda, bugünün zengin petrol ülkelerinin bir zamanlar Osmanlı yönetiminde olduğunu görüyorsunuz. O dönemlerde bu toprakların geçim kaynağı balıkçılık, kervan ticareti ve İpek Yolu’ydu. Ta ki 1932’de petrol bulunana kadar… Petrol, bu ülkelerin kaderini değiştirdi. Bugün paraları dolardan daha güçlü, dünyanın her yerinde geçiyor. Gökdelenler, şaşaalı hayatlar, devasa finans merkezleri…
İnsan belgeselleri izlerken şunu düşünüyor: Allah bu insanlara özel bir lütufta mı bulundu, yoksa onlar akıllarını ve zekâlarını mı doğru kullandı? Doksan–yüz yıl gibi kısa bir sürede dünyanın en güçlü ekonomileri arasına girmeyi başardılar.
Biz ise Osmanlı’yız diyoruz, Cumhuriyet diyoruz, Atatürk diyoruz; geçmişimizle gurur duyuyoruz, ki duymalıyız. Ama iş ekonomiye gelince, bütün bu duygulara bir virgül koymak gerekiyor. Çünkü onların bir asırda başardığını biz yüzyıllar boyunca başaramamışız. Zengin topraklara sahip olmuşuz ama o zenginliği kalıcı bir refaha dönüştürememişiz.
O zaman insan sormadan edemiyor: Buna kader mi demeli, kısmet mi?
Gerçek şu ki para varsa, dört mevsim yaşamışsın ya da tek mevsim, pek bir önemi kalmıyor. Paran varsa suyun, ağacın olup olmaması bile ikinci plana düşüyor. Bu ülkelerin çözmek zorunda kaldığı onlarca iç sorun yok; devasa ordulara, kalabalık güvenlik güçlerine de ihtiyaç duymuyorlar. Bankalar, finans merkezleri ve kasalar dolusu para yeterli oluyor.
Monarşiyle mi yönetiliyorlar? Evet. Kralları, prensleri var. Şeriatla mı yönetiliyorlar? Evet. Ama dış dünyaya kapalılar mı? Hayır. Aksine, milyonlarca turist ağırlıyor, milyarlarca dolar kazanıyorlar.
Demek ki mesele sadece coğrafya değil. Demek ki yaşadığın yer kaderin olmak zorunda değil. Allah akıl ve fikir vermiş; mesele onu nasıl kullandığında bitiyor. Belki de biz, sahip olduğumuz imkânların kıymetini bilmekte ve aklımızı doğru kullanmakta geç kalmışız.
Hoşça kalın.
COĞRAFYA KADER Mİ, TERCİH Mİ?
Aytekin Alptekin
Yorumlar