“Bazı şeyleri beceremiyoruz” demek ağır bir itham olur. Olayları ve durumları topluluk ve çoğunluğa mal etmek hatalı bir çıkarımdır. Yaşam alanlarımızda birçok eksikliklerimiz olduğu unutulmadan, aslında acıları ve sıkıntıları kendi kendimize ortaya çıkardığımız da bir gerçek!

Çünkü normal görmüyoruz. Olağan kabul etmiyor ve kendi düşüncelerimiz, kanaatlerimiz, değerlerimiz ve bakış açımız dışında karşılaştığımız her şeye anormal bakıp, hoş görmemeye çalışıyoruz.

Yani hoş görmemiz gerekenleri hor görmeyi tercih edip, normal karşılamayı ret ediyoruz. Daha kötüsü “Olanı olduğu gibi kabul etmek” öylesine zor geliyor ki, hayatı zorlaştıran zamanların ortaya çıkmasına fırsat veren sebeplerden geri kalmıyoruz.

Daha da kötüsü hayatı kendimize zindan ederek, mutsuzluğa kapı aralıyoruz ya da huzursuz olmayı becerebiliyoruz.

Güzel görünen, beğenilen, normal karşılanan, zevk veren anlamlarına sahip olan “Hoş” kavramı, sosyal hayatta olduğu kadar kişisel özellikler itibariyle de bireye beğeni hisleri katan tüm unsurları kapsar. Görüntüler, ortamlar, insanlar, canlılar, yiyecek-içecekler, güzel kabul edilenler, duygulara hitap edenler “Hoş” kabul edilen beğeni elemanlarıdır.

“Hoşgörü” kavramı da insanın beğeni ve isteklerine uygun olarak kişisel özelliklerinin de etkisiyle insana-olaylara karşı geliştirdiği tavır biçimidir.

Yani kabul etmek, normal karşılamak, olağan kabul ederek benimsemektir. Sadece her şeyi kabul ederek zorunlu olarak içimize sindirmek değildir. Tahammül ederek müsamaha göstermek, her türlü farklılığı, kusuru ve var olanı kabullenerek insani sınırlarda hareket etmektir.

Hoşgörü veya hoş görmek kişinin kendinden taviz vermesi, başkalarına karşı zayıflık göstermesi, kişisel bir zaaf ya da birilerinin yaşamımız üzerinde baskı kurmasına yol açmak değildir. Aslında sınır koymak, mesafeli yaklaşmak, zarar görmekten korunmanın tedbiriyle hareket etmenin başlama noktasıdır.

Çünkü hoş görmek normal karşılayarak normal hayata uygun şekilde düşünmektir. Hoşgörü, olanı olduğu gibi kabullenerek var olana sevgi-saygı ile yakınlaşma ortamı bulma çabasıdır.

Ama problem “Benden olmayan ve benim doğrumu kabullenmeyen, benden değildir” felsefesine oturunca hırslar, öfkeler, çatışmalar, ret ederek dışlanmaya yol açmalar söz konusu oluyor.

İlginç olan ise renklerin, inançların, ırkların, dini kültürün, yaşam tarzının, dilin ya da dış görünüşün ön planda tutularak hoş gürü kavramının kabul edilen yakınlara gösterilmesi ve bunun dışında kalanlara gösterilmemesidir. Biraz daha kötü olan da çatışma seviyesinde yıkımlara yaratan ortamlara sebep olma talihsizliği!

Sahip olduğumuz ahlaki değerler ya da ilahi alanımızın inanç kültürü buna ne kadar sıcak bakıyor?

Olumsuz…

Taviz vermek anlamı taşımayan hoşgörü dürtümüzü bastırmak, bilinçaltına itmek veya unutmaya çalışmak değil, iletişim ve sosyal yaşam koşullarının birer ana ilkesi kabul ederek mesafeli ve uyumlu yaklaşımın basamakları olarak hayatımıza aktarmak gerekiyor.

Zaaflarımız var, eksikliklerimiz ve zayıf özelliklerimiz var. Kendi eksik yönlerimizin düzeltilmeden çevrede bulunan insan, nesne, varlık ve eşyaya yıkıcı tahribatlara yönelmenin hiçbir anlamın olmadığı görülmeli.

Tek bir doğru vardır ama önemli olan olumlu-olumsuz yönleriyle doğruya yaklaşabilmektir. Kendi hatalarımızın doğruluk payı taşımadığı ve yanlış yapabileceğimiz unutulmadan, duymamız gereken sesleri (evrenin dili olan sevgi, aşk, doğal ritimleri) duymak; Görmemiz gerekenleri (güzelliğin arkasındaki çirkinlikleri, zenginlik ve şatafat kadar muhtaçlık ve mağduriyetleri de) görebilmek; Hoş görmeyi sağlayan duygu-düşünce sorgulamalarını içimizde eriterek ilahi olanın rızası için dönüş yolculuğumuzun gereklerini uygulamak kaderimizdir.