Bir araştırmaya göre, akıllı telefonu olan her birey günde ortalama 3,5 saatini, haftada ise yaklaşık 25 saatini sosyal medyada geçiriyor. Bu rakamlar ilk bakışta bile endişe verici. Açıkçası, sahada gözlemleyen biri olarak bunun çok daha yüksek olduğunu söylemek abartı olmaz.
Günümüzün en dikkat çekici manzaralarından biri kafelerde, parklarda, hatta aile sofralarında karşımıza çıkıyor. Dört kişi bir araya geliyor: “Nasılsın?”, “Hoş geldin”… ve sonrası sessizlik. Herkes kendi telefonuna gömülmüş durumda. Bir yanda hikâyeler, diğer yanda bildirimler, mesajlar, beğeniler… Aynı masada oturan insanlar, farklı dijital dünyalarda yaşıyor.
Bu durum artık sadece bir alışkanlık değil; açıkça bir “asosyalleşme” haline dönüşmüş durumda. İnsanlar fiziksel olarak bir arada ama zihinsel olarak birbirinden uzak. Konuşması, paylaşması, gülmesi gereken anlar ekranlara teslim edilmiş durumda.
Dünyanın birçok ülkesi sosyal medya kullanımına yaş sınırı getirme veya kısıtlama yolları arıyor. Ancak bu akımı tamamen durdurmak kolay değil. Çünkü interneti durdurmak, modern hayatı durdurmak anlamına geliyor. Bunu yapamayız. Üstelik kendi evladımızdan, kendi dünyamızdan vazgeçmemiz de mümkün değil.
Ama burada asıl sorun teknoloji değil, onun kullanım biçimi. Sosyal medya bağımlılığı, artık sigara, alkol ve kumar gibi bağımlılıklarla kıyaslanacak kadar ciddi bir seviyeye gelmiş durumda.
Toplum olarak ekranlara o kadar gömüldük ki, gerçek ilişkiler giderek zayıflıyor. Arkadaş çevresi daralıyor, yüz yüze sohbetler azalıyor. Sosyal medya bize çok sayıda “takipçi” veriyor ama gerçek bir dostluk garantilemiyor. Kiminin bir milyonu aşan takipçisi var ama derdini anlatacak bir kişisi bile olmayabiliyor.
Unutulmaması gereken şey şu: Gerçek destek, ekranlarda değil; annenizde, babanızda, akrabalarınızda, dostlarınızda ve yanınızda olan insanlardadır. Ama bugün çoğu insan, yan yana oturduğu kişiyle konuşmak yerine, uzaktaki birine mesaj yazmayı tercih ediyor. Hatta bazen iki kişi karşılıklı oturup birbirine WhatsApp’tan yazışarak iletişim kuruyor.
Bu gidişat devam ederse, yakın gelecekte “aile” ve “arkadaşlık” kavramları sadece birer nostaljiye dönüşebilir. En çok beğeni atan, en yakın dost sayılabilir hale gelebilir.
İşte o zaman gerçekten “asosyal bir toplum” gerçeğiyle yüzleşiriz.
Bir dönem dünyayı umursamayan, kendi içine kapanmış “hippi” topluluklar örnek verilir. Bugün ise benzer bir kopuşu ekranlar üzerinden, farkında olmadan yaşıyoruz.
Üstelik yapay zekâ ve dijital sistemlerin hayatımıza daha fazla girmesiyle birlikte, düşünme ve üretme sorumluluğumuzu bile yavaş yavaş devretme riskiyle karşı karşıyayız.
Kısacası, teknoloji hayatı kolaylaştırmak için var. Ama kontrol bizde olmazsa, bizi hayattan uzaklaştıran bir duvara dönüşebilir.
Hoşçakalın.