Batman’da etrafa şöyle bir bakıyorum…

Önce ulaşıma zam, ardından ekmeğe zam… Şimdi de çay ve kahve.

Bir ay bekleseydiniz be ya… Ne olurdu yani?

Yeni aldığımız maaşla hiç olmazsa birkaç gün, 10 liraya bir çay içseydik.

Ama yok… Zamlar beklemez. Tıpkı zaman gibi…

Hatta bazen zamanın da önüne geçer.

Asgari ücrete gelen artışı da geçiyor, emekliye yapılan zammı da.

Daha para cebimize girmeden, zamcılar öbür cebimizden alıp götürüyor.

“Allah’tan korkunuz yok mu?” diyeceğim…

Allah’tan korkan kim? “Bu yaptığınız ayıp” diyeceğim…

Ayıptan anlayan kim? “Bu vicdansızlıktır” diyeceğim…

Vicdanlı olan kim? Al tekke, ver külah…

Bir gün vatandaş, bir gün tüccar. Ama nedense yük hep aynı omuzda.

Keşke bir ay bekleseydiniz…

Belki cebimizdeki paranın sıcaklığını birkaç gün hissederdik.

Belki “maaş aldık” demenin bir anlamı olurdu.

Hani derler ya, sileceğine şahidi bozacıdır diye…

İşte bizim hikâye de tam olarak bu. Bir küçücük bardak çayı, sanki bir sürahi ayranmış gibi satan esnafımız;

“artan maliyetler” deyip dursun. Ama mesele artan maliyetler değil.

Mesele, iki bardak çay içemeyecek hâle gelen dar gelirli vatandaşın vebalidir.

Ulaşımı bir bardak çayla aynı kefeye koyanlar,

Sırat Köprüsü’nden geçerken de umarım dengede kalırlar.

Bende kahve kültürü yok.

Kimsenin kazancında da gözüm yok.

Ama insanoğlu açgözlüdür; Derler ya, insanın gözünü ancak toprak doyurur…

Gerçekten de doğru.

Esnaflığın rafa kalktığı, Vicdanın rafa kalktığı, Allah korkusunun naftalinlendiği bir memlekette; Adaletten, haktan, hukuktan söz etmek zor.

Ama yine de diyorum ki…

Keşke bir ay bekleseydiniz be ya…

Zam yapmasaydınız. Enflasyon ateşine körükle gitmek, sanırım tam olarak budur.

Hoşça kalın.