Batman sokaklarında yürürken kulaklarım sık sık aynı hitapları duyuyor: “Hacı abi”, “hoca abi”, “şeyh”...

Kulağa hoş geliyor. Saygı barındırıyor. Ama içimi rahatlatıyor mu? Hayır.

Önce şunu net söyleyeyim: Kimse beni dine mesafeli ya da inancıyla problemi olan biri sanmasın. Elhamdülillah, kendini ne kadar iyi Müslüman hisseden varsa, ben de kendimi o kadar Müslüman hissediyorum. Kimseyi de düşmanı olarak görmem. Meselem kimlik değil, samimiyet.

Asıl sorun şurada başlıyor:

Biz büyükler birbirimize unvanlarla seslenirken, gençliğin imanla bağı giderek zayıflıyor. Bugün Batman’da birçok gencimiz Fatiha Suresi’ni dahi okuyamıyor. Bu tabloyu görüp de susmak mümkün mü?

Demek ki bir yerde eksik kaldık.

Belki görevimizi yapmadık, belki de kendimizi kandırdık. Bu vebalin içinde kendimi de ayırmıyorum. Çünkü ebeveyn olmak sadece yemek yedirmek, giydirmek değildir; inancı, ahlakı ve sorumluluğu da aktarmaktır.

Sırat Köprüsü’nü düşünün…

Çok hassas. Terazisi milim şaşmaz. Evet, belki çoğumuz cenneti uzaktan göreceğiz. Ama ya giremezsek? Ya o köprüden geçemezsek?

Gerçekler acıdır.

Bir tokat gibi çarpar insanın yüzüne. Ama yüzleşmediğimiz her gerçek, bir iz bırakır ve o iz silinmez.

Kim cennete, kim cehenneme gider; bunu yalnız Allah bilir. Buna kimse hükmedemez. Ama herkes şunu çok iyi bilir: Kendisi cennete mi daha yakın, cehenneme mi…

Korkarım ki Müslüman olduğumuzu söyleyip gençliğe Allah’ı, imanı, ahireti doğru anlatmadıysak; yarın “ben bilmiyordum” demek bizi kurtarmaz. Cehennem ateşinden kimse bir başkasını kurtaramaz.

Bugünün gençleri suçlu değil; yardıma ihtiyaçları var.

Ve hâlâ geç değil. Zararlı neresinden dönülürse kârdır. Evet, hata yaptık. Allah’ın emirlerini unuttuk, erteledik, ihmal ettik. Ama telafi hâlâ mümkün.

Şunu unutmayalım:

Sırat Köprüsü’nde hacı olmak, hoca olmak, şeyh olmak geçerli bir pasaport değil. Asıl önemli olan, o sıfatları aldıktan sonra nasıl yaşadığımızdır. Amel defteridir. Ve o defterin sağ tarafı boş olmamalıdır.

Benden söylemesi.