Son günlerde eğitim camiasını derinden sarsan bir olay yaşandı. İstanbul’da bir öğretmenin hayatını kaybettiği saldırı sonrası Eğitim-Sen Genel Başkanı’nın yaptığı açıklama, aslında hepimizin üzerinde düşünmesi gereken acı bir gerçeği ortaya koydu: “Şiddet okulun kapısından içeri girdi.”

Bu cümle basit bir ifade değil. Aksine eğitim kurumlarımızın bugün geldiği noktayı özetleyen ağır bir tespit. Bir eğitim sendikası başkanının böyle bir açıklama yapmak zorunda kalması, okullarımızın ve eğitim ortamlarımızın ne durumda olduğunu açıkça gösteriyor.

Çok değil, bundan 10–15 yıl önce öğrenciler bir öğretmeni uzaktan gördüğünde bile kendine çeki düzen verirdi. Selam verir, saygı gösterirdi. Bunun temel nedeni ise eğitim sisteminin merkezinde öğretmenin otoritesi ve saygınlığının olmasıydı.

Sadece okulda değil, aile içinde de öğretmenlere saygı öğretilirdi. Veliler çocuklarına öğretmenlerin değerini anlatır, öğretmenin sözünün önemini vurgulardı. Çünkü toplum olarak bilirdik ki öğretmenlik kutsal bir meslektir. Geleceğin teminatı olan çocuklarımızı şekillendiren en önemli kişiler öğretmenlerdir.

Ancak bugün tablo ne yazık ki değişti.

Artık haberlerde öğretmene yönelik şiddet, hakaret ve hatta cinayet vakaları görmeye alışır hale geldik. Oysa bir toplum için bundan daha büyük bir alarm olamaz.

Okulların etrafına baktığımızda yüksek duvarlar, tel örgüler ve dev kapılar görüyoruz. Sanki bir eğitim yuvasından çok bir güvenlik alanı ya da cezaevi görüntüsü var. Oysa sorun duvarların yüksekliği değil. Sorun, öğrenci ile toplum arasında oluşan zihinsel duvarlar.

Ne yazık ki o yüksek duvarlar da öğretmeni koruyamadı, öğrenciyi de.

Çünkü mesele sadece güvenlik değil; mesele eğitimin ruhunu kaybetmiş olmamızdır. Her yıl değişen müfredatlar, sürekli yenilenen eğitim sistemleri, bitmeyen reformlar… Bu karmaşanın içinde öğretmen işine odaklanamaz hale geldi, öğrenci ise eğitime.

Bir diğer gerçek de şu: Öğretmenleri koruyan yasalar artık yeterince caydırıcı değil. Öğretmenin saygınlığı aşındıkça öğrencinin de öğrenciliği tartışılır hale geldi.

Teknoloji elbette hayatımızın bir parçası. Ancak bugün sınıflarda kara tahtanın yerini telefon ekranları aldı. Öğretmenin sözünden çok sosyal medyanın sesi duyulur oldu.

Eskiden bir öğretmen sınıfa elinde cetvelle girdiğinde sınıfta derin bir sessizlik oluşurdu. Bugün ise öğretmenin ne bağırma yetkisi var ne disiplin uygulama gücü. Böyle olunca da otorite boşluğu ortaya çıkıyor. Atalarımızın dediği gibi: “Kuzunun olmadığı yerde keçi Abdurrahman Çelebi olur.”

Öğrenciler de bu boşluğu fark ediyor. Öğretmenin uyarıları çoğu zaman kulak ardı ediliyor. Sosyal medyanın da etkisiyle saygı sınırları giderek aşınıyor ve sonunda karşımıza çıkan tablo ne yazık ki öğretmene yönelik şiddet oluyor.

Bugün geldiğimiz noktada o cümleyi tekrar etmek zorundayız:

Şiddet okulun kapısından içeri girdi.

Bu durum sadece eğitimcilerin değil, toplum olarak hepimizin utanması ve ders çıkarması gereken bir tablo. Eğer geleceğimizi korumak istiyorsak okullarımızdaki şiddet eğilimini ortadan kaldıracak köklü bir eğitim reformuna ihtiyaç var.

Ama bu reform yarın değil, bugün yapılmalı.

Hoşça kalın.