Bir gezginin sözleri, üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir gerçeği hatırlatıyor: Müslüman ülkelerde camiler çok, ancak vicdan ve adalet hayatın her alanında aynı ölçüde karşılık buluyor mu?

Bir gezgin, gayrimüslim ülkeleri dolaştıktan sonra Müslüman ülkeleri de gezer. Gördüklerini ve yaşadıklarını değerlendirirken şu çarpıcı ifadeyi kullanır:

“Gayrimüslim ülkelerde cami yok, Müslüman çok; Müslüman ülkelerde cami çok, Müslüman yok!”

Elbette bu söz, bütün ülkeleri ve insanları aynı kefeye koyan kesin bir hüküm olarak değerlendirilmemeli. Ancak insanı düşündüren, kendimizle yüzleşmeye davet eden güçlü bir mesaj taşıyor.

Peki, gerçekten Müslüman olmak yalnızca bir inanca mensup olmak mıdır, yoksa o inancın gerektirdiği ahlakı, vicdanı ve adaleti hayatın her alanında yaşatabilmek midir?

İNANÇ, SADECE İBADETHANELERDE Mİ YAŞANIR?

Gayrimüslim ülkelerde yaşayan insanların tamamını aynı şekilde değerlendirmek mümkün olmadığı gibi, Müslüman toplumları da tek bir kalıba sığdırmak doğru değildir. Ancak bazı ülkelerde kurumların işleyişi, hukukun uygulanması ve toplumsal yaşamda bireysel hakların korunması konusunda dikkat çekici örneklerle karşılaşabiliyoruz.

İnsanın hangi dine inandığından bağımsız olarak, başkasının hakkına saygı göstermesi, dürüst davranması, kamu malını koruması ve adalet karşısında ayrıcalık beklememesi evrensel değerlerdir.

Bir insanın inancı, yalnızca dilinden dökülen sözlerle değil; başkasına nasıl davrandığıyla, eline fırsat geçtiğinde nasıl hareket ettiğiyle ve güç sahibi olduğunda adaleti nasıl uyguladığıyla da anlam kazanır.

Çünkü vicdan, insanın kimsenin görmediği yerde bile doğru olanı yapmasını sağlayan en önemli ahlaki pusulalardan biridir.

ADALET, KİŞİYE GÖRE DEĞİŞİRSE ADALET OLMAKTAN ÇIKAR

Bir toplumda adaletin varlığı, yalnızca kanunların yazılı olmasına bağlı değildir. Asıl mesele, o kanunların herkese eşit uygulanıp uygulanmadığıdır.

Güçlü ile güçsüz, zengin ile yoksul, makam sahibi ile sıradan vatandaş aynı hukuk karşısında eşit değilse orada adalet duygusu yara alır.

Ne yazık ki bazı toplumlarda insanlar, yaptıkları yanlışları gerekçelendirmek için türlü bahanelere sığınabiliyor. Kimi zaman şartları, kimi zaman çevresini, kimi zaman da yaşadığı haksızlıkları öne sürüyor.

Oysa başkasına haksızlık yapmak, geçmişte uğranılan haksızlıklarla meşrulaştırılamaz. Bir başkasının hakkını yemek, kişinin kendi mağduriyetini ortadan kaldırmaz.

Elbette insan hata yapabilir. Önemli olan hatayı kabul etmek, telafi etmek ve aynı yanlışı tekrarlamamaktır.

Vicdanın gerçek gücü de burada ortaya çıkar: İnsan, kendi çıkarına ters düşse bile doğru olandan yana durabiliyor mu?

BATI'NIN KURUMLARINDAN ÖĞRENECEĞİMİZ ŞEYLER VAR

Bazı Batılı ülkelerde kamu kurumlarının işleyişi, sosyal güvenlik uygulamaları, hukuki güvenceler ve denetim mekanizmaları vatandaşların günlük yaşamını kolaylaştırabiliyor. Kuralların öngörülebilir olması, insanların geleceğe daha fazla güven duymasına katkı sağlayabiliyor.

Bu ülkelerin ekonomik açıdan güçlü olmasının tek bir nedeni yok. Üretim, eğitim, teknoloji, tarihsel koşullar, kurumsal yapı ve ekonomik politikalar gibi pek çok etken bir arada rol oynuyor.

Ancak hukukun güvenilirliği, yolsuzlukla mücadele ve kamu kaynaklarının etkili kullanılması da toplumsal refah açısından büyük önem taşıyor.

Burada asıl mesele, bir toplumu bütünüyle üstün ya da diğerini bütünüyle başarısız ilan etmek değil; iyi işleyen sistemlerden ders çıkarabilmektir.

Müslüman toplumlar, kendi inançlarının da önem verdiği dürüstlük, kul hakkı, emanet ve adalet ilkelerini günlük hayatta daha güçlü biçimde yaşatamaz mı?

Elbette yaşatabilir. Bunun için yalnızca nasihat etmek yetmez; sağlam kurumlara, tarafsız denetime ve hesap verebilir yönetime de ihtiyaç vardır.

GAZZE SORUSU: AVRUPA'NIN VİCDANI NEREDE? PEKİ, İSLAM DÜNYASININ İRADESİ NEREDE?

Gazze'de yaşananlar, insanlık vicdanını sorgulatan en ağır meselelerden biri olmaya devam ediyor. Sivillerin yaşam hakkı, çocukların güvenliği ve insanların temel ihtiyaçlara erişimi söz konusu olduğunda uluslararası toplumun sorumluluğu tartışmasızdır.

İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırıları karşısında Avrupa ülkelerinin ve diğer devletlerin tutumları farklılık gösterdi. Bazı ülkeler ateşkes, insani yardım ve sivillerin korunması çağrıları yaparken, ülkelerin siyasi ve diplomatik yaklaşımları da zaman içinde değişti.

Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: İnsan hakları ve uluslararası hukuk ilkeleri, yalnızca çıkarların örtüştüğü durumlarda mı savunulacak?

Eğer bir ülke insan haklarını savunduğunu söylüyorsa bu ilkeleri dünyanın her yerinde tutarlı biçimde savunmalıdır.

Ancak eleştirinin yönünü yalnızca Avrupa'ya çevirmek de yeterli değildir. İslam ülkelerine de aynı soruyu sormak gerekiyor: Gazze'de yaşananlar karşısında sahip olduğunuz ekonomik imkânları, diplomatik gücü ve siyasi etkinliği ne ölçüde kullanabildiniz?

Bazı Müslüman ülkelerin diplomatik girişimleri ve insani yardım çalışmaları bulunuyor. Fakat bütün bu çabaların sivillerin korunması ve kalıcı bir çözüm sağlanması bakımından ne kadar etkili olduğu da sorgulanmalıdır.

Kınama açıklamaları elbette önemlidir. İnsani yardımlar da hayati değer taşır. Ancak böylesine büyük bir insani kriz karşısında diplomatik girişimlerin, uluslararası hukuk mekanizmalarının ve ortak siyasi iradenin de etkili olması gerekir.

Peki, İslam dünyasının nüfusu, ekonomik kaynakları ve stratejik konumu dikkate alındığında, ortak hareket etme kapasitesi neden daha güçlü bir sonuca dönüşemiyor?

Bu soruyu sormak, kimseyi küçümsemek değil; sorumluluklarımızı hatırlamaktır.

UKRAYNA ÖRNEĞİ VE ORTAK HAREKET ETME GÜCÜ

Rusya'nın Ukrayna'ya karşı başlattığı geniş çaplı savaşın ardından birçok Avrupa ülkesi ve Batılı devlet, Ukrayna'ya askeri, ekonomik, insani ve diplomatik destek sağladı.

Bu desteğin arkasında güvenlik kaygıları, uluslararası hukuk anlayışı, Avrupa'nın siyasi dengeleri ve ülkelerin kendi stratejik çıkarları gibi birden fazla neden bulunuyor.

Ukrayna'ya yönelik dayanışmanın önemli bir özelliği, birçok ülkenin belirli hedefler etrafında ortak hareket edebilmesiydi.

Buradan çıkarılması gereken ders şudur: Ortak bir irade oluşturmak, kaynakları bir araya getirmek ve alınan kararları uygulamak büyük önem taşır.

İslam ülkeleri de Filistin meselesi başta olmak üzere bölgesel sorunlarda daha etkili bir ortak tutum geliştirebilir. Bunun için söylem birliğinin ötesine geçilmesi, somut hedeflerin belirlenmesi ve bu hedeflerin kararlılıkla takip edilmesi gerekir.

Üstelik dayanışmanın değeri, yalnızca kendimize yakın gördüğümüz insanlara yardım etmekle ölçülmez. Gerçek insanlık, kimliğine ve inancına bakmaksızın haksızlığa uğrayanın yanında durabilmektir.

MÜSLÜMANLIK, VİCDAN VE ADALETLE ANLAM KAZANIR

İslam'ın temel öğretilerinde adalet, doğruluk, merhamet ve kul hakkı önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla Müslüman toplumlarda bu değerlerin daha güçlü biçimde yaşatılmasını istemek, inancı sorgulamak değil; inancın ahlaki sorumluluklarını hatırlatmaktır.

Bir insanın ibadet etmesi elbette kendi inanç dünyası açısından değerlidir. Ancak ibadet ile toplumsal sorumluluk birbirinin alternatifi değildir.

İbadet eden bir insanın aynı zamanda dürüst olması, ticaretinde hile yapmaması, kamu malını koruması, çalışanının hakkını vermesi ve adalet karşısında ayrıcalık aramaması beklenir.

Bir toplumda camilerin çok olması tek başına o toplumun ahlaki üstünlüğünü kanıtlamadığı gibi, camilerin az olması da başka bir toplumun vicdansız olduğunu göstermez.

Önemli olan, insanların inançlarını özgürce yaşayabilmesi ve toplumsal hayatın adalet ilkesi üzerine kurulmasıdır.

Eğer bir ülkede insanlar haklarını ararken kendilerini güvende hissediyor, mahkemelerin tarafsızlığına inanıyor, kamu görevlilerinin hesap verebildiğini görüyor ve emeğinin karşılığını alabiliyorsa orada toplumsal güven güçlenir.

Bu güven, yalnızca ekonomik kalkınmaya değil, insanların huzuruna da katkı sağlar.

SON SÖZ: ÖNCE KENDİMİZLE YÜZLEŞELİM

Bugün kendimize şu soruları sormanın zamanı değil mi?

Haksızlık karşısında ne kadar ses çıkarıyoruz? İşimize geldiğinde savunduğumuz ilkeleri, çıkarımıza ters düştüğünde de savunabiliyor muyuz? Başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemsiyor muyuz? Adaleti yalnızca bize haksızlık yapıldığında mı hatırlıyoruz?

Bunlar yalnızca Müslümanların değil, bütün insanlığın cevaplaması gereken sorulardır.

Ancak kendi inancının adaleti ve merhameti emrettiğine inanan toplumların, bu ilkeleri hayatın her alanında yaşatmak için daha fazla çaba göstermesi beklenir.

Gayrimüslim toplumlarda karşılaştığımız iyi uygulamaları görmezden gelmek yerine onlardan ders çıkarmalı; kendi toplumlarımızdaki eksiklikleri de başkalarını suçlayarak örtmemeliyiz.

Çünkü vicdanın dini, adaletin mezhebi yoktur. Haksızlık karşısında susmamak, güçsüzün hakkını korumak ve insanı insan olduğu için değerli görmek hepimizin sorumluluğudur.

Belki de asıl mesele, kaç cami yaptığımızdan önce o camilerden çıkan insanın hayatın içinde ne kadar adil olduğudur.

Unutmayalım: İnanç insanın kalbinde başlar; gerçek karşılığını ise davranışlarında bulur.

Hoşça kalın…