Türkiye’nin nüfusu 86 milyonu geçti. Ancak rakamlara biraz daha dikkatli baktığımızda, sadece nüfusumuzun kaç kişi olduğuna değil, nasıl değiştiğine de bakmamız gerektiğini görüyoruz.
TÜİK verileri bize önemli bir tablo sunuyor: Nüfus artış hızımız yavaşlıyor, genç nüfusun toplam nüfus içerisindeki payı azalıyor, yaşlı nüfus ise giderek artıyor.
Bu tablo aslında geleceğimiz açısından ciddi bir uyarı niteliğinde.
Ama bugün dikkat çekmek istediğim başka bir konu daha var:
Kadın ve erkek nüfusu arasındaki fark neredeyse kapanmış durumda.
Türkiye’de erkekler hâlâ sayısal olarak önde olsa da aradaki fark oldukça azaldı. Erkek nüfusu yaklaşık yüzde 51, kadın nüfusu ise yüzde 49 seviyesinde. Aradaki fark yalnızca yaklaşık 21 bin kişi civarında.
Yani yıllardır alıştığımız “erkeklerin egemen olduğu nüfus dengesi” artık sallanmaya başladı.
Peki neden?
Çocuk sahibi olmak artık kolay değil
Aslında bunun cevabı toplumun ekonomik ve sosyal yapısında gizli.
Türkiye’de çocuk sahibi olma düşüncesi giderek erteleniyor. Özellikle büyük şehirlerde ve ekonomik şartların ağır olduğu bölgelerde genç çiftler, çocuk sahibi olmadan önce defalarca düşünüyor.
Çünkü bir çocuğu dünyaya getirmek yalnızca “çocuk yapmak”tan ibaret değil.
Hamilelik süreci, doktor kontrolleri, hastane masrafları, doğum giderleri, bez, mama, kıyafet, eğitim ve bakım derken ailelerin karşısına ciddi bir ekonomik yük çıkıyor.
Anne çalışıyorsa mesele daha da büyüyor.
Belli bir süre sonra çocuk bakımının nasıl sağlanacağı sorusu ortaya çıkıyor. Kreş masrafları, bakıcı giderleri ve çalışma hayatının getirdiği zorunluluklar genç aileleri ciddi şekilde zorluyor.
Eskiden toplumumuzda daha güçlü olan “Rızkını Allah verir” anlayışı bugün ekonomik gerçeklerin karşısında giderek geri plana itiliyor.
Çünkü artık birçok aile için mesele sadece çocuğun karnını doyurmak değil.
O çocuğa nasıl bir gelecek sunulacağıdır.
Erkekler neden daha erken yaşlanıyor?
Kadın ve erkek nüfusu arasındaki farkın kapanmasında dikkat çekici başka bir ayrıntı daha var.
İlerleyen yaşlarda kadın nüfusunun erkek nüfusunu geçtiği görülüyor. Bunun önemli nedenlerinden biri de erkeklerin yaşam süresinin kadınlara göre daha kısa olması.
Özellikle 55-75 yaş aralığında kadın nüfusunun erkek nüfusuna göre daha fazla olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir tablo.
Peki erkekler neden daha erken yıpranıyor?
Çalışma hayatının ağır yükü, stres, ekonomik sorumluluklar, toplumun erkeklere yüklediği “ailenin geçimini sağlama” baskısı ve yıllarca ihmal edilen sağlık sorunları…
Belki de erkekler hayat boyunca güçlü görünmeye çalışırken, bedenlerinin ve ruhlarının verdiği sinyalleri görmezden geliyor.
Sonuçta hayatın ilerleyen dönemlerinde bunun bedeli ortaya çıkıyor.
Devlet teşvik ediyor ama gençler ikna olmuyor
Hükümet nüfus artışını sağlamak amacıyla zaman zaman yeni destek ve reformları gündeme getiriyor.
Evliliklerin teşvik edilmesi, doğum destekleri ve aile politikaları bu açıdan önemli.
Fakat ortadaki gerçek şu:
Gençleri evlenmeye teşvik etmek, çocuk sahibi olmaya ikna etmeye yetmiyor.
Çünkü gençler artık geleceği hesaplıyor.
“Çocuğumun eğitimini nasıl karşılayacağım?”
“Ev kirasını nasıl ödeyeceğim?”
“Çocuğumun geleceğini nasıl güvence altına alacağım?”
Bu soruların cevabı verilmeden yalnızca “daha fazla çocuk yapın” demek yeterli olmayacaktır.
Avrupa ne yapıyor?
Bu noktada Avrupa ülkelerinin aile politikalarına bakmak gerekiyor.
Birçok Avrupa ülkesi doğum oranlarını artırabilmek için ailelere yalnızca doğum sırasında değil, çocuğun büyüme sürecinin tamamında destek sağlamaya çalışıyor.
Maddi desteklerin yanı sıra kreş, eğitim, ebeveyn izni ve çocuk bakımını kolaylaştıran sosyal politikalar uygulanıyor.
Çünkü çocuk sahibi olmak yalnızca anne ve babanın özel meselesi olarak görülmüyor.
Toplumun ve devletin geleceği olarak değerlendiriliyor.
Türkiye’nin de bu konuya daha bütüncül bakması gerekiyor.
Yaşlanan Türkiye, geleceğin en büyük sorunu olabilir
Nüfusun yaşlanması bugün belki günlük hayatımızda çok fazla hissedilmiyor.
Ancak bunun sonuçları önümüzdeki yıllarda daha belirgin hale gelecek.
Genç nüfus azalırken yaşlı nüfusun artması; çalışma çağındaki insan sayısının azalması, sosyal güvenlik sisteminin yükünün artması ve üretim kapasitesinin düşmesi gibi ciddi sonuçlar doğurabilir.
Çünkü bir ülkenin gücü yalnızca sahip olduğu nüfusun büyüklüğüyle değil, üreten nüfusunun büyüklüğüyle de ölçülür.
Bugünün çocukları, yarının çalışanlarıdır.
Bugün çocuk sayısını azaltırsanız, yarın çalışan sayısını da azaltırsınız.
Güneydoğu Anadolu farklı bir tablo çiziyor
Elbette Türkiye’nin her bölgesini aynı kefeye koymak mümkün değil.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde aile ve çocuk anlayışı hâlâ daha güçlü.
Birçok ailede 3-5 çocuk düşüncesi toplumda hâlâ karşılığını buluyor.
“Rızkını Allah verir” anlayışı da bu bölgelerde diğer bölgelere göre daha güçlü şekilde yaşamaya devam ediyor.
Fakat burada da başka bir gerçek karşımıza çıkıyor.
Çocuk sayısının fazla olması, ekonomik sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor.
Bugün Güneydoğu’da gençlerimizin önemli bir bölümü işsizlik, geçim sıkıntısı ve borç yüküyle mücadele ediyor.
Dolayısıyla çocuk sahibi olmak kadar, o çocuklara sağlıklı, güvenli ve ekonomik açıdan sürdürülebilir bir gelecek hazırlamak da gerekiyor.
Artık mesele sadece nüfus değil, gelecek meselesi
Türkiye’nin önündeki soru aslında çok açık:
Nasıl daha fazla çocuk sahibi oluruz?
değil;
Genç ailelerin çocuk sahibi olmaktan korkmadığı bir Türkiye’yi nasıl kurarız?
Bence asıl cevap burada.
Gençlere “çocuk yapın” demek kolay.
Asıl mesele, onların çocuk sahibi olduklarında yalnız kalmayacaklarını göstermek.
Kira, eğitim, sağlık, kreş, istihdam ve ekonomik güvence konusunda ailelerin yanında olunduğunu hissettirmek gerekiyor.
Çünkü nüfus politikası sadece doğum oranlarından ibaret değildir.
Nüfus politikası, gelecek politikasıdır.
Ve unutmayalım:
Atalarımız boşuna söylememiş:
“Ne ekersen, onu biçersin.”
Bugün nüfusa, aileye, gençlere ve çocuklara ne ekersek, yarın Türkiye olarak onu biçeceğiz.
Nokta…