Bazen bir cümle, insanın yüreğine ağır bir taş gibi oturur.

Bir televizyon kanalının huzurevinde yaptığı röportajda yaşlı bir kadının söyledikleri, işte böyle cümlelerden biriydi.

Mikrofon uzatılıyor ve yaşlı kadın anlatıyor:

“Dört kızım, iki oğlum var. Kızlarımın yanına gidemem. Oğlanlarım da evlenince gelinlerim beni istemedi. Altı yıldır buradayım.”

Altı evlat…

Dört kız, iki oğul…

Ve yıllardır bir huzurevinde, evlatlarının yolunu gözleyen bir anne…

İnsan ister istemez düşünüyor:

Altı evlat bir anneye yetmedi mi?

Yoksa mesele evlat sayısında değil de evladın vicdanında mı?

Hayat bize bir kez daha gösteriyor ki çok çocuk sahibi olmak değil, hayırlı evlat yetiştirmek önemli.

Çünkü anne ve baba, çocukları büyütürken çoğu zaman kendi hayatlarından vazgeçer. Gece uykusunu böler, hastalığında başında bekler, sofradaki en güzel lokmayı çocuğuna ayırır. Çocuk büyür, kendi hayatını kurar.

Ama anne ve babanın sevgisi, çocuk büyüdü diye bitmez.

Tam tersine, yaşlandıklarında onların en çok ihtiyaç duyduğu şey yine çocuklarının ilgisi, sevgisi ve vefasıdır.

Huzurevindeki yaşlı bir adamın sözleri ise belki de bu meselenin en acı tarafını ortaya koyuyor:

Bazı evlatlar annelerini ya da babalarını, “Burası hastane, seni tedavi edecekler” diyerek huzurevine bırakıyor.

Sonra da arkalarına bile bakmadan gidiyorlar.

Oysa burası hastane değil.

Burada tedavi bekleyen bir hastadan çok, ilgi, sevgi ve evlatlarının sıcaklığını bekleyen insanlar var.

Belki çocukları tarafından kapıda bırakıldıkları gün, o anne veya baba hayatlarının en büyük hayal kırıklığını yaşıyor.

Çünkü insanın en zor terk edilişi, yabancı tarafından değil; kendi evladı tarafından terk edilmesidir.

Elbette her ailenin şartları aynı değildir. Yaşlı bakımının aileler için ağır bir sorumluluk haline geldiği durumlar olabilir. Huzurevleri ve bakım merkezleri de bu anlamda önemli bir sosyal hizmet sunuyor.

Ancak mesele, yaşlı anne veya babayı bir kuruma emanet etmekten çok daha farklı bir yerde başlıyor:

Onu unutmakta…

Arayıp sormamakta…

Bayramdan bayrama bile olsa kapısını çalmamakta…

“Anne, baba, nasılsın?” demeyi çok görmekte…

Bir insanın yaşlandığında en çok ihtiyaç duyduğu şey belki de ilaçtan önce kendisine değer verildiğini hissetmektir.

Anne ve baba, hayatımızdaki en büyük emek sahiplerindendir.

Onlar bize sadece bir hayat vermedi; yürümeyi, konuşmayı, düşüp yeniden kalkmayı, insan olmayı öğrettiler.

Bu yüzden çocuklarımızı yetiştirirken onlara yalnızca meslek, para ve başarıyı değil, vefayı da öğretmeliyiz.

Çünkü çocuk büyütmek kolaydır belki…

Asıl mesele, iyi insan yetiştirmektir.

Ve unutmayalım:

Bugün anne ve babasına nasıl davranan bir evlat yetiştiriyorsak, yarın toplum da öyle evlatlarla karşılaşacaktır.

Anne ve babalarımızı yaşlandıklarında bir yük olarak değil, hayatımızın bize bıraktığı en kıymetli emanetlerden biri olarak görmeliyiz.

Çünkü bir gün onlar olmayacak.

Ve o zaman insanın içinde tek bir soru kalabilir:

“Keşke daha fazla yanında olsaydım…”

Keşke dememek için, onlar hayattayken kıymetlerini bilelim.