Temel’in meşhur fıkrasını bilmeyen yoktur.
Temel mezarlıkta bekçilik yapmaktadır. En yakın dostu Dursun bir gün onu ziyarete gelir. Temel, yan yana duran üç mezarın başında durmaktadır.
Dursun merakla sorar:
“Ula Temel, bu üç mezar neden yan yana?”
Temel cevap verir:
“Bu vurdu… Bu vuruldu… Ha bu da kim vurduya gitti!”
Bugün Ortadoğu’da yaşananlara ve bunun Türkiye ekonomisine yansımalarına baktığımda, nedense aklıma bu fıkra geliyor.
Amerika vurdu, İran vuruldu, geri kalan bizler ise ekonomik olarak “kim vurduya” gitmeyelim diye kara kara düşünüyoruz.
Savaşın faturası neden bize çıkıyor?
Zaten yıllardır yüksek enflasyonla mücadele ediyoruz. Ekonomi tam toparlanacak, vatandaş biraz nefes alacak derken bu kez de savaşın enerji fiyatları üzerinden oluşturduğu yeni bir dalgayla karşı karşıyayız.
Üstelik bu artık sadece ekonomistlerin televizyon ekranlarında konuştuğu bir mesele değil. Vatandaş bunu doğrudan akaryakıt istasyonunda hissediyor.
Nitekim motorin fiyatları eylül ayında ilk kez litre başına 100 liranın üzerine çıktı.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de savaşın Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisine dikkat çekerek, savaş olmasaydı enflasyonun mevcut seviyeden en az 7 puan daha düşük olacağını ifade etti.
Bu açıklama bile meselenin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
Motorin zamlanınca sadece motorin zamlanmıyor
Asıl mesele burada başlıyor.
Motorin fiyatı arttığında yalnızca aracına mazot alan vatandaşın cebinden daha fazla para çıkmıyor.
Kamyon zamlanıyor.
Tır zamlanıyor.
Otobüs zamlanıyor.
Çiftçinin üretim maliyeti yükseliyor.
Nakliyecinin maliyeti artıyor.
Fabrikanın üretim maliyeti yükseliyor.
Ve sonunda A’dan Z’ye her ürünün fiyatı bundan etkileniyor.
Markete gittiğimizde gördüğümüz fiyat etiketinin arkasında çoğu zaman yalnızca ürünün kendisi yoktur. O ürünün tarladan fabrikaya, fabrikadan depoya, depodan markete kadar yaptığı yolculuğun maliyeti vardır.
O yolculuğun en önemli kalemlerinden biri ise akaryakıttır.
Dolayısıyla petrol fiyatındaki artış, hayatın her alanına yayılan zincirleme bir maliyet baskısı oluşturuyor.
“Savaş bugün bitse ne olacak?”
İşte asıl sorulması gereken soru bu.
Savaşın yarın sona erdiğini düşünelim.
Petrol fiyatları hemen eski seviyesine dönecek mi?
Akaryakıt fiyatları aynı gün düşecek mi?
Nakliye maliyetleri bir gecede eski haline gelecek mi?
Market raflarındaki fiyatlar geriye gidecek mi?
Enflasyonun yarattığı tahribat bir anda ortadan kalkacak mı?
Elbette hayır.
Fiyatlar bir kez yukarı çıktığında aşağı gelmesi çok daha zor olabiliyor. Bu nedenle bugün yaşanan enerji şokunun etkileri savaşın kendisinden daha uzun sürebilir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da ağustos ayına ilişkin değerlendirmesinde enerji fiyatlarındaki yükselişin ulaştırma hizmetlerine yansıdığını, jeopolitik gelişmelerin başta enerji olmak üzere emtia fiyatlarını artırarak enflasyonist baskı oluşturduğunu belirtti.
Peki Türkiye neden bu kadar etkileniyor?
Benim kafamı kurcalayan soru tam da bu.
İran petrol üreticisi bir ülke.
Amerika dünyanın en büyük ekonomilerinden biri.
Peki Türkiye neden kendi topraklarında savaş yaşanmamasına rağmen bu savaşın ekonomik etkisini bu kadar güçlü hissediyor?
Enerji ihtiyacımızın önemli bölümünü farklı kaynaklardan ve ülkelerden karşılıyoruz.
Irak’tan petrol alıyoruz.
Rusya’dan doğal gaz alıyoruz.
Azerbaycan’dan enerji kaynakları geliyor.
Türkiye’nin kendi petrol üretimi de var.
O halde neden bölgemizdeki bir savaş, Türkiye’de akaryakıt fiyatlarından market raflarına kadar bu kadar geniş bir alanda hissediliyor?
Elbette bunun cevabı yalnızca “petrolü nereden alıyoruz?” sorusunda değil.
Çünkü petrol küresel bir piyasa ürünü. Dünyanın kritik enerji geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’ndaki riskler, yalnızca bölge ülkelerini değil, dünya genelindeki petrol fiyatlarını etkiliyor.
Ama yine de burada oturup sormamız gereken çok soru var.
B planımız var mı?
Türkiye’nin kendi petrol rezervleri ne kadar?
Günlük petrol üretimimiz ne kadar?
Tüketimimizin ne kadarını kendi kaynaklarımızdan karşılıyoruz?
Enerji depolama kapasitemiz ne durumda?
Petrol ve doğal gazda alternatif tedarik yollarımız ne kadar güçlü?
Olası uzun süreli bir enerji krizine karşı B planımız nedir?
Bunların hepsinin kamuoyunda daha fazla tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Belki B planımız var.
Belki devreye çoktan sokuldu.
Belki de devlet kurumları olası senaryolar üzerinde çalışıyor.
Ama vatandaş olarak bunu bilmek istiyoruz.
Çünkü mesele artık yalnızca enerji meselesi değil; doğrudan soframızdaki ekmeğin, mutfaktaki tüpün, aracımızın deposunun ve çocuğumuzun okul masrafının meselesi.
Vatandaşın beli zaten bükülmüştü
Unutmayalım…
Vatandaş son yıllarda zaten ciddi bir hayat pahalılığıyla mücadele ediyor.
Kira, gıda, ulaşım, eğitim…
Hepsi aile bütçesini zorluyor.
Şimdi bunun üzerine enerji fiyatlarındaki yeni dalgalanma ekleniyor.
Merkez Bankası verilerinde de ağustos ayında enerji fiyatlarının aylık yüzde 5,46 arttığı ve bunda uluslararası petrol fiyatlarının etkisiyle yükselen akaryakıt fiyatlarının belirleyici olduğu belirtiliyor.
İşte bu nedenle önümüzdeki dönemde en önemli meselelerden biri, savaşın Türkiye ekonomisine oluşturduğu maliyetin vatandaşın üzerine ne kadar ve nasıl yansıyacağı olacak.
Artık lak lak zamanı değil
Değerli okurlarım…
Artık “bize bir şey olmaz” diyerek geçiştirecek bir dönemden geçmiyoruz.
Ne de “savaş uzaklarda, bizi ilgilendirmez” diyebiliriz.
Ortadoğu yanıyor.
Petrol fiyatları dalgalanıyor.
Enerji maliyetleri yükseliyor.
Ve bunun faturası dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Türkiye’de de hissediliyor.
Bu nedenle artık lak lakı, boş konuşmayı bir kenara bırakıp ciddi ciddi hazırlık yapmamız gerekiyor.
Devlet olarak da vatandaş olarak da…
Tasarruf tedbirleri, enerji politikaları, üretim, tarım, lojistik, petrol ve doğal gaz arz güvenliği yeniden ve daha güçlü şekilde masaya yatırılmalı.
Çünkü ekonomik krizlerin en ağır bedelini her zaman toplumun dar gelirli kesimleri ödüyor.
Zaten pamuk ipliğine bağlı bir bütçeyle ayakta durmaya çalışan milyonlarca insan var.
Şimdi savaşın oluşturduğu ekonomik dalganın bu insanları daha fazla ezmesine izin verilmemeli.
Ateş bize sıçramasın
Ortadoğu, petrolün kalbidir.
Bugün savaş tamtamlarının çaldığı bu coğrafya, yalnızca bölge ülkelerinin değil, bütün dünyanın ekonomisini etkiliyor.
Bizim dileğimiz çok basit:
Komşularımızdaki ateş büyümesin.
Türkiye bu ateşin ekonomik ve siyasi etkilerinden mümkün olduğunca uzak kalsın.
Ama temenni yetmez.
Tedbir gerekir.
Plan gerekir.
Hazırlık gerekir.
Vatandaşın önünü görebilmesi gerekir.
Ben ekonomist değilim.
Ama çarşıyı, pazarı, akaryakıt istasyonunu ve vatandaşın cebini görüyorum.
Ekranlardaki ekonomistler, akademisyenler ve siyasetçiler de savaşın enerji fiyatları ve enflasyon üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor.
Benimkisi sadece bir vatandaş ve gazeteci olarak uyarıdır:
Bizi kolay bir dönem beklemiyor.
Şimdi yapılması gereken, korkuya kapılmak değil; yaklaşan ekonomik dalgalanmaya karşı hazırlıklı olmaktır.
Çünkü savaşın nerede başlayacağını bilemeyebiliriz…
Ama savaşın ekonomik faturasını azaltmak için bugünden ne yapmamız gerektiğini bilmek zorundayız.
Benden uyarması…
Hoşça kalın.