Bana sık sık soruyorlar: “Aytekin Bey, günlük yazılarınızın kaynağı nedir? Bu yazıları neye dayanarak kaleme alıyorsunuz?”
Cevabım çok açık: Gördüklerim, duyduklarım ve bizzat tanık olduğum olaylar…
Çünkü bazen insanın yaşadığı bir olay, saatlerce araştırma yaparak ulaşamayacağı gerçekleri gözler önüne seriyor. Bazen de toplum olarak nerede yanlış yaptığımızı anlamak için yalnızca etrafımıza bakmamız yetiyor.
Geçtiğimiz günlerde Batman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeydim. Hastanede karşılaştığım bazı manzaralar, bu yazıyı kaleme almama neden oldu.
HASTA VAR AMA BİZİM ACELEMİZ DAHA BÜYÜK!
Asansörün önündeyim. Bir hasta, hasta bakıcısının eşliğinde sedyede bekliyor. Hasta bakıcısı asansörü çağırıyor. Belli ki hastanın bir başka kata götürülmesi gerekiyor.
Tam o sırada bir anne ile kızının konuşmasına kulak misafiri oluyorum.
Kız annesine dönerek: “Anne, gel asansöre binelim. Bir üst kata çıkacağız” diyor.
Anne ise karşılık veriyor: “Kızım, asansöre binmemize gerek yok. Ben yürüyebiliyorum. Baksana, sedyede hasta var.”
Buraya kadar her şey normal. Hatta olması gereken bir davranışla karşı karşıyayız. Yürüyebilen bir insanın, sedyeyle taşınan hastaya öncelik tanımak istemesi…
Ancak kızın ısrarı bitmiyor: “Ne olacak anne? Biz de asansöre binelim, yan tarafta dururuz.”
Anne yine kabul etmiyor. Yürüyebildiğini, bir kat için asansörü kullanmalarına gerek olmadığını söylüyor. Fakat kızının ısrarı üzerine sonunda anne de asansöre biniyor. Sedyedeki hasta ve hasta bakıcısı da aynı asansörde bulunuyor. Hep birlikte bir üst kata çıkıyorlar.
Şimdi soruyorum: Yürüyebilen bir insanın, sedyeyle taşınan bir hastaya öncelik vermesi neden bu kadar zor?
Bir kat merdiven çıkmak dünyanın sonu mu?
Elbette herkesin sağlık durumunu bilemeyiz. Kimsenin hastalığını, engelini ya da özel durumunu sorgulayacak değiliz. Ancak yürüyebildiğini açıkça ifade eden bir insanın, sedyeyle taşınan hastaya öncelik tanımak istemesi, üzerinde düşünmemiz gereken bir davranış değil mi?
Çağdaşlık yalnızca telefon kullanmak, güzel giyinmek, lüks araçlara binmek değildir. Çağdaşlık, başkasının ihtiyacını kendi konforumuzun önüne koyabilmektir.
Kusura bakmayın ama başkasının hâlini düşünmeden yalnızca kendi rahatını gözeten bir anlayışın çağdaşlıkla bağdaşmadığını söylemek zorundayım.
ASANSÖRÜN ÜZERİNDE 8 KİŞİ YAZIYOR, SİZ 12 KİŞİ BİNİYORSUNUZ!
Hastanenin ek binasına doğru ilerliyorum. Bu kez başka bir asansörün önündeyim.
Asansörün kapasitesi belli: 8 kişi. Sekiz kişi asansöre biniyor. Ancak ardından dört kişi daha geliyor. İtirazlara rağmen onlar da asansöre binmeye çalışıyor. Kapı kapanıyor ve kısa süre sonra asansör aşırı yük uyarısıyla duruyor.
Asansörde kalanların yaşadığı sıkıntı bir yana, sonradan binen bazı vatandaşların sözleri daha da dikkat çekici: “Bu asansör arızalı. Devlet hastanelere doğru dürüst asansör yapmıyor ki!”
İşte tam burada dayanamayıp söze giriyorum.
“Arkadaşlar, asansörün kapasitesi sekiz kişi. Sekiz kişiden sonra dört kişi daha bindiniz. Aşırı yük nedeniyle asansör durdu. Bunun hastanenin yönetimiyle ya da devletle ne ilgisi var? Kapasite uyarısına uymayan sizsiniz.”
Aldığım cevap ise kısa: “Ne alakası var?”
Gerçekten ne alakası var!
Asansörün üzerinde kaç kişilik olduğu yazıyor. Üretici, asansörün güvenli kullanım sınırını belirlemiş. Siz bu sınırı aşıyorsunuz, asansör durunca da suçu başkasına atıyorsunuz.
Peki, kendi yaptığımız yanlışın sorumluluğunu ne zaman üstleneceğiz?
Bir kuralı ihlal edip ardından kuralları koyanları suçlamak ne kadar doğru?
Elbette hastanelerdeki asansörlerin bakımından, güvenliğinden ve düzgün çalışmasından ilgili kurumlar sorumludur. Asansörlerde gerçekten bir teknik arıza varsa bunun giderilmesi de yönetimin görevidir. Ancak kapasiteyi aşarak asansörün durmasına neden olmakla teknik arıza aynı şey değildir.
Her olayda önce kendimizi sorgulamak yerine başkasını suçlamayı alışkanlık hâline getirirsek hiçbir sorunu çözemeyiz.
Kusura bakmayın ama burada mesele yalnızca asansör değil; mesele, kendi hatamızla yüzleşebilme meselesidir.
ERKEK TUVALETLERİNDEKİ MANZARA İÇLER ACISI!
Gelelim bir başka meseleye…
Hastanelerin erkek tuvaletlerine giriyorsunuz. Karşılaştığınız manzara bazen insanın içini kaldırıyor.
Hani bir söz vardır: “Nasıl bulduysan öyle bırak.”
Bu sözün anlamını ne zaman unuttuk?
Tuvaletin deliği dururken etrafını kirletmek, lavaboları gelişigüzel kullanmak, sümük ve balgamı lavaboya bırakmak hangi anlayışın ürünü?
El yıkamak için kullanılan kâğıt havluların gereğinden fazlasını alıp yere atmak, lavaboları ve tuvaletleri başkalarının kullanamayacağı hâle getirmek nasıl açıklanabilir?
Orası sizin eviniz olmayabilir. Ama sizden sonra oraya başka bir insan girecek. Belki yaşlı bir hasta, belki çocuğuyla hastaneye gelmiş bir anne, belki tedavi için saatlerce bekleyen bir vatandaş…
Bir an olsun kendimizi başkasının yerine koyamaz mıyız?
Temizlik görevlileri bu alanları temizlemek için emek harcıyor. Onların emeğine saygı göstermek, kullandığımız yeri mümkün olduğunca temiz bırakmak bu kadar zor olmamalı.
Kamuya açık bir alanı kirletip ardından temizlenmesini başkasından beklemek, sorumluluktan kaçmaktır. Unutmayalım: Temizlik yalnızca belediyelerin, hastanelerin veya temizlik personelinin görevi değildir. Her vatandaşın ortak yaşam alanlarına karşı sorumluluğu vardır.
HASTANE BAHÇESİ SİGARA İZMARİTİ VE ÇÖP SAHASI DEĞİL!
Bir de hastanenin bahçesi var…
Yere atılan sigara izmaritleri, gelişigüzel bırakılan çöpler, yere tükürenler… Bazen kullanılmış pansuman malzemeleri ve kirli pamuklarla da karşılaşılabiliyor.
Hastane dediğimiz yer, insanların şifa bulmak için geldiği bir alan. Hastalar, hasta yakınları ve sağlık çalışanları gün boyunca bu ortamı kullanıyor.
Böyle bir yerde çevreyi kirletmek, yere tükürmek, çöpleri gelişigüzel bırakmak hangi vicdana sığar?
Üstelik kanlı pansuman malzemeleri gibi atıkların gelişigüzel bırakılması yalnızca görüntü kirliliği de değildir; hijyen ve güvenlik açısından risk oluşturabilir. Bu tür atıkların uygun şekilde toplanması gerekir.
İnsan sağlığının korunması için hizmet veren bir kurumun çevresinde, insan sağlığını ve ortak yaşam alanlarını hiçe sayan davranışlarla karşılaşmak gerçekten üzücü.
Bir sigara izmaritini yere atmak birkaç saniyenizi alıyor. Ancak o izmariti toplamak başkasının işi oluyor. Aynı şekilde, arkamızda bıraktığımız her çöp, başkasına yüklediğimiz bir sorumluluğa dönüşüyor.
Peki, neden?
Çünkü bazı insanlar kendi rahatını her şeyin önünde tutuyor. Yaptığının başkasına nasıl yansıyacağını düşünmüyor.
HER YANLIŞIN FATURASINI DEVLETE KESMEYELİM!
İşte asıl üzerinde durmamız gereken konu bu. Bir kuralı ihlal ediyoruz, ardından devleti suçluyoruz.
Kamuya açık alanı kirletiyoruz, sonra belediyeden şikâyet ediyoruz. Asansörün kapasitesini aşıyoruz, sonra hastane yönetimini eleştiriyoruz. Ortak kullanım alanlarını hor kullanıyoruz, ardından hizmetlerin yetersizliğinden söz ediyoruz.
Elbette kamu kurumlarının görevleri var. Elbette eksikler varsa bunlar dile getirilmeli, sorunlar çözülmeli ve vatandaşın hakkı korunmalı. Hiç kimse kamu hizmetlerinin sorgulanmasına karşı çıkamaz.
Ancak eleştiri yaparken kendi sorumluluğumuzu da unutmamalıyız. Devletin görevi hizmet sunmaksa vatandaşın da kurallara uymak, kamu malını korumak ve diğer insanların haklarına saygı göstermek gibi sorumlulukları vardır. Biri diğerinin yerine geçmez.
İyi bir toplum, yalnızca iyi hizmet veren kurumlarla değil, o hizmetleri doğru kullanan insanlarla da oluşur.
TOPLUM OLARAK ÖNCE KENDİMİZE BAKMALIYIZ
Bazen “Bizim toplumdan bir şey olmaz” dediğimde bana kızanlar oluyor. Belki bu söz ağır geliyor. Belki de haksızlık ettiğimi düşünüyorlar.
Ama ben şunu soruyorum: Birbirimizin hakkına saygı göstermediğimiz, ortak alanları kirlettiğimiz, kendi hatalarımızı kabul etmek yerine başkalarını suçladığımız sürece nasıl daha iyi bir toplum olacağız?
Bir insanın gerçek seviyesi, yalnızca konuşmasından ya da giyiminden anlaşılmaz. Asıl karakter, kimsenin kendisini denetlemediği yerde ortaya çıkar.
Bir hastane tuvaletini temiz bırakmak, asansörün kapasitesine uymak, sedyeyle taşınan hastaya öncelik vermek, yere çöp atmamak…
Bunlar küçük davranışlar gibi görünebilir. Oysa toplum olmanın temeli tam da bu davranışlarda saklıdır.
Kendimizi sürekli başkalarıyla kıyaslamak yerine aynaya bakmayı öğrenmeliyiz. Her yanlışta devleti, yönetimi, belediyeyi ya da başka birini suçlamadan önce, “Ben ne yaptım?” diye sormalıyız.
Çünkü değişim, başkasını suçlamakla değil, insanın önce kendisini sorgulamasıyla başlar.
Kusura bakmayın ama başkasının hakkını hiçe sayıyor, ortak alanları kirletiyor ve kendi hatalarımızın sorumluluğunu almıyorsak burada ciddi bir saygı ve sorumluluk sorunumuz var demektir.
Çağdaşlık istiyorsak önce saygıyı öğrenmeliyiz. Temiz bir çevre istiyorsak önce çevremizi kirletmemeliyiz. Daha iyi bir devlet ve daha iyi hizmetler istiyorsak vatandaş olarak kendi görevlerimizi de yerine getirmeliyiz.
Unutmayalım: Bir toplumun kalitesi, yalnızca binalarının yüksekliğiyle ya da yollarının genişliğiyle ölçülmez. İnsanlarının birbirine gösterdiği saygıyla, temizliğiyle ve sorumluluk bilinciyle ölçülür.
Hoşça kalın…